cS-1aIC7oVvN0DczzfhH1B8ToLI 2010-! ♥ Fesleğen ♥ !

29 Aralık 2010 Çarşamba

Bunun Adına Terör Derler...

Sabah otobüsteydim, düşünüyordum. Nedendir bilinmez aklımda "ölüm" vardı. Günlük yaşantımızda ölümü hiç düşünmediğimizi, aslında ölümün ne kadar yakınımızda olduğunu, bunu fark edersek belki daha güzel yaşayabileceğimizi kafamda kuruyordum. Birden arkamdan gelen sesle irkildim. "O çanta sizin mi?" diye soruyordu bir erkek cam kenarında oturanlara, koltukların altındaki çantayı göstererek. "Hayır." cevabını aldığında; "Şöför bey burada sahipsiz bir çanta var." diye seslenirken sesinde sadece "ölüm" vardı. Titriyordu sesi, birazdan ölebileceğine inandığı ağzından çıkan her harfi farklılaştırıyordu sanki. Çantaya uzanıp onu yerden alanlara "Neden hareket ettiriyorsunuz?" diyerek çıkışıyordu, hayatının o çantaya bağlı olduğunu düşündüğü sesiyle otobüsü çınlatıyordu. Tam o anda bir liseli geldi, "Abi o çanta benim, ben koydum oraya. İçmelerden Üsküdar'a kadar taşınmıyor" dedi. Haklıydı çocuk, sırtına binen yüklerden kurtulabilmek istiyordu. Çantanın sahiplenilmesi ile rahatlayan ses "Bak bomba diye patlatırlar çantanı, bırakma öyle sahipsiz" diyerek espriler yapmaya başlamıştı bile. Artık sesinde ölümün korkusu yoktu, onun yerine yeniden doğmanın neşesi ve ölmediği için şükretmenin sakinliği vardı.

Durağımıza gelmiştik, indim ve o sese dönüp bakmadım. Kendi sesimi dinledim, içimde hala, sahipsiz bir çantaya anlam yüklemeyecek kadar huzur kaldığına şükrettim. Ölüm hep bizimleydi orası kesindi, ondan korkmak ise gereksizdi.

Ölüm yerine terörü düşündüm ve dedim ki;
Terör, hayatının sahipsiz bir çanta ile son bulacağına inandırılmaktır. Terör, bindiğin otobüsten inemeyeceğini anladığında sesindeki titremedir. Terör, ölmen değil her an ölebileceğin huzursuzluğu ile yaşamandır....

28 Aralık 2010 Salı

Vee Sonuç

Öncelikle bütün katılanlara çok teşekkür ediyorum, gönül isterdi ki hepinize bir kitap gönderebileyim.

Blogumun ilk çekilişinin kazananı ikinci yorumuyla "Roman Karateri" oldu. Roman Karakteri benimle ne kadar çabuk irtibata geçersen kitabın o kadar çabuk eline geçecektir.


Başka bir çekilişte daha görüşmek üzere, esen kalın...
(Bu cümle çocukluğumun cümlesiydi, tek kanallı televizyonumuzdaki TRT spikerleri konuşmalarını hep "esen kalın" diyerek bitirirlerdi. Hep bunu söyleyeceğim bir an olsun istemiştim.)

26 Aralık 2010 Pazar

Dünyaca ünlü markalar elinizin altında!


Lüks alırım lüks severim lüks giyerim diyenlerden misin? Moda tutkunu musunuz? Marka
olmadan asla diyorsanız; o zaman son günler de kadınlar arasında kulaktan kulağa yayılan
http://www.alamarka.com/’u duymamış olamazsınız. Eğer hala duymadıysanız. İşte size kadınlar
arasında küçük bir sır! Sadece en yakın kız arkadaşlarınızla paylaşmak isteyeceğiniz, ofis de
gizli gizli bakıp birbirinden trend ürünleri almak için çıldıracağınız bir özel alışveriş sitesi.

Mağaza mağaza dolaşıp bu kış sezonda neler moda diye ayaklarınız ağrıyana kadar
gezinmeye son. Alamarka ünlü markaları üstelik % 80’ne varan indirimlerle ayağınıza
getiriyor böylece indirim günlerini beklemenize de gerek kalmıyor. Mağazada sezonda
gördüğünüz üstelik dudak uçuklatan etiketlere bakıp sevgilinize ya da eşinize ama hayatım
ile başlayan binlerce bahane bulmanız da gerekmiyor. Arkadaşınızda görüp çıldırdığınız
çanta, moda dergilerinde görüp almak istediğiniz çizme, akşam izlediğiniz dizi de başrol
oyuncusunun giydiği elbise hepsine ama hepsine ulaşmak artık çok kolay çünkü Alamarka
sizin için her şeyi düşünüyor, sezonun en trend markalarını ve ürünlerini her gün yenilenen
kampanyalarla siz alışveriş tutkunlarının maillerine her sabah özet geçiyor

Alamarka, internette alışveriş dünyasında yerini almak isteyen erkek müşterilerini de
düşünüyor. Özel servis ve hizmetlerle siz rahatına ve zevkine düşkün erkek alışveriş
tutkunlarına da alaMarka’nın ayrıcalığını yaşama şansı veriyor! Özel günleriniz için
yapılacaklar sadece hayallerinizle sınırlı. Siz hayal edin sadece! Uzun yıllardır birlikte
olduğunuz sevgilinize evlilik teklifini gökyüzünde bir helikopterde yapmak ya da balayına
özel jet ile gitmek! Siz hayal edersiniz, alamarka hayallerinize bir ‘tıkla’ yanıt verir.

Yılbaşı için de bir kampanya yapmışlar; 


* Basın Bülteni 

Aynı zamanda ablam Beril Öke Gülen de Paper Faces ürünleri ile 29 Aralık'tan itibaren bir hafta süreyle, ALAMARKA'da olacak!! 

Hala davetiyeniz yoksa, tık tık!! 

22 Aralık 2010 Çarşamba

Geliyor Geliyor Sizin için Geliyor

İşte geldim burdayım ("Ben bu işte ustayım" diye devam etmek istedim ama yok etmiyorum) 

Yeni yılın yaklaşması ise bloglarda yaşanan hediye trafiğine bakıp bakıp iç geçiriyordum. Ben ne bir moda bloguyum, ne de çok fazla izleyicisi ile üreticilerin dikkatini çekecek bir blogum. Dolayısıyla kimse bana "al bunu blogundan dağıt" demiyor. Böyle kendi kendime üzülürken aklıma daha güzeli geldi. (Ya da ben daha güzel olduğuna kendimi inandırmak istiyorum.) 

Ben küçükken birbirimize hep kitap hediye ederdik, kitabın en iyi hediye olduğu aşılanmaya çalışılırdı. Kitapçılardan kitaplar alınır, güzelce paketlenir ve hediye edilirdi. Bir gün arkadaşım doğum günü hediyesi olarak yine kitap getirdi, ne var ki durumu çok yerinde değildi ve kendi kitaplarından bir tanesini bana vermişti.  Önce çocuk aklımla bozuldum bu duruma, yeni olmadığı için pek önem vermedim. Sonrasında ise fark ettim ki  aslında parayla gidip alınacak bir hediyeden çok daha değerliydi kitabım. Çünkü arkadaşım sahip olduğu bir şeyi bana verecek kadar değerli bulmuştu beni, hiç sahip olunmayan bir şeyi hediye etmek çok daha kolaydı aslında. 

Anlayacağınız üzere size vereceğim hediye tamamen benden size geliyor. Benim daha önce severek okuduğum, bu kitabı kütüphanemden (daha önce burada tanışmıştınız) sizin için ayırdım. 

28 Aralığa kadar buraya bu kitabı istediğine dair yorum bırakanlar arasından random.org vasıtasıyla bir çekiliş yapacağım ve kitabım kendisine yılbaşı hediyesi olarak yollanacak. Bu arada çekilişe katılabilmeniz için ufak bir şartım var, izleyici olmanız gerekiyor. 


Haydi bakalım çalışsın parmaklar, gelsin yorumlar!!

21 Aralık 2010 Salı

Sizin İçin

Çok sevgili izleyicilerim yarın buralarda olun sizin için güzel bir planım var!

Süprizlere hazır olun :)

20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Fotoğraf Karesi Neler Anlatır...


Sizler bu fotoğrafa baktığınız zaman sadece bir kahvaltı masası görüyor olabilirsiniz.
Bense bu fotoğrafa bakıp ağlayabiliyorum.

Bu fotoğraf anlatıyor ki, bizim bir evimiz varmış, biz bu evde hep birlikte beş kız yaşarmışız. Okula ne kadar erken gidersek gidelim birlikte kahvaltı keyfimizden vazgeçmezmişiz. Birimiz paşa çayı içermiş ona soğuk su koyması için pay bırakırmışız, birimiz ceviz reçelini severmiş onun için Antalya'dan sipariş verirmişiz, birimiz tabağındaki son lokmaları hiç bitiremezmiş onu kalanları yemesi için ikna etmeliymişiz, birinin gönlü bizimle bedeni başka yerlerdeymiş beş kişilik olması gereken soframızda o gün yokmuş, biri yıllar sonra hatırlansın diye resmini çekiyormuş... Önemli olan birarada olmakmış, bir masamız yoksa iki taneyi yanyana koyup yine birlikte olurmuşuz, sandalyelerimiz varsın farklı olsun biz birlikteymişiz ya...

Kardeş diyemezmişiz birbirimize, ya da dost hafif kalırmış yaşadıklarımıza, bazen bir anne şefkatiyle yaparmışız yemekleri, bazen bebeğimizi sarar gibi sararmışız birbirimizi... Konuşmadan anlaşılabilirmiş ama en güzeli düşünmeden konuşabilmekmiş, dokunmadan da sevgi gösterilirmiş ama en güzeli dokunarak sevmekmiş, dinlemeden de zaman geçermiş ama en güzeli anlattıklarını dinleyebilmekmiş...

Önemli olan yaşamakmış, sadece bir fotoğraf karesine bakıp saatlerce düşünebilmekmiş, sadece orada olabilmek için vazgeçileceklerden bahsedebilmekmiş...

19 Aralık 2010 Pazar

Pazar

Hiii!!!

Amanın pazar olmuş, çarşambadan bu yana ben hiç post girmemişim...

Cık cık cık.. Çok ayıpladım kendimi....




15 Aralık 2010 Çarşamba

Diyorum ki..

Diyorum ki, müzik ruhun gıdasıdır, su candır, sevgi başlangıçtır, huzur sağlıktır, inanç vicdandır, ruh ölümsüzdür, sevgili ömürlüktür, sudoku çözümdür, hayaller gerçektir, anne baba tektir, kardeş gereklidir, dost vazgeçilmezdir, soğuk temizdir, rahatlık sıcaktır, kar rüyadır, para araçtır, kitap arkadaştır, hayvan yaşamdır, dondurma mutluluktur gerisi boşluktur...

12 Aralık 2010 Pazar

Onlar Kovalıyor Birbirini Biz Yaşıyoruz


Yakalamak istediğin anı tutturamayabiliyor insan. Kayıyor elinden başka bir anı yakalamış olarak buluyorsun kendini. Bir an yaşıyorsun, adı üstünde "an", o ufacık zaman diliminde geçip gidiveriyor her şey. Geri dönüşü olmayan bir kovalamaca akreple yelkovanın ki... 

O anda ne yaptıysan yapıyorsun işte. İyi de yapabiliyorsun kötü de, an tükeniveriyor sen yaptığınla kalıyorsun. Diyorlar ya hani "anı yaşa" diye, doğru diyorlar. Anı yaşamak lazım, o an ne yaptığını düşünerek yaşamak lazım. İyi yaptığında aynı iyiyi tekrarlayabilmek, kötüyü yaptığında tekrarlamamak için yaşayarak geçirmek gerekiyor zamanı. 

Hata yapıyoruz bazen, o an anlayamıyoruz ne yaptığımızı. An geçiyor, yeni bir an geliyor ve biz anlıyoruz. Geçen geçmiş oluyor, üzülüyoruz, kızıyoruz, kırılıyoruz. Yeni gelen anları harcıyoruz yaptığımız hatayı düşünerek, yine geçen geçiyor biz olduğumuz yerde sayıyoruz. Bu yüzdendir ki farkında olmalıyız o an ne söylediğimizi, ne yaptığımızı, nasıl algılandığımızı...Gelecek anları kaçırmamak için bu andan başlamayız anımızı yaşamaya, yaşarken fark etmeye... 

Akreple yelkovan nasıl biliyorlarsa o an ne yapmaları gerektiğini, biz de öyle farkında olmalıyız, o an ne yapmamız gerektiğini. Üzmemek, üzülmemek, kırmamak, kırılmamak için...

9 Aralık 2010 Perşembe

Yılbaşı Çekilişi

Hani ilkokuldayken yılbaşı yaklaşınca çekiliş yapılırdı. Kim kime çıktığını söylemez ve gider bir hediye alırdı. Kimi zaman hiç sevmediğiniz birine hediye almak zorunda kalabilir veya tam tersi sevmediğiniz biri size hediye alabilirdi. Riskli durumlarına rağmen ben pek severdim o tatlı yılbaşı çekilişlerini. Heyecanla hediyelerin verileceği günü beklerdim. 

Şimdi de sevgili ablam Beril Öke Gülen, yılbaşı çekilişleri tadında bir hediye dağıtıyor. Burada sevmediğiniz birinden hediye alma riskiniz yok. 

Beril'in kendi tasarımı yüzüklerden sizler de kazanmak istiyorsanız; Paper Faces'in blog sayfasına uğrayın ve bu fırsatı kaçırmayın. 

Herkese bol şans!! 

5 Aralık 2010 Pazar

Bu Gün

Bu gün enerjisi çok yüksek bir günmüş, 
Bu gün ne dilersek olurmuş,
Bu gün güzel dileklerimizi sıralamalıymışız; 



#Sağlıklı ve huzurlu hayatıma devam etmek;
#Yaşam standartlarımı sürdürebileceğim, her sabah heyecanla yataktan kalkmamı sağlayan, sürekli üretebildiğim, emeklerimin karşılığını aldığım, beni tatmin eden hayırlı bir iş sahibi olmak;
#Ailemle daha çok uzun yıllar bir arada olabilmek;
#Sevdiğimle birlikte hayal ettiğim şekilde dekore ettiğim yuva içinde huzurlu, mutlu, sağlıklı ve hayırlı bir ömür sürmek;
#Vücudumda hissettiğim fazlalıklardan kurtulup hafiflemek;
#En kısa zamanda tez çalışmalarımı bitirebilmek; 
#Karşıma hep hayırlı ve iyi insanların çıkması;
#Blogumu daha fazla kişinin izlemesi, sesimi daha çok kişinin duyması... 


Hadi siz de sıralayın isteklerinizi, 
Bu gün hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için ilk umutlu adımımızı attığımız gün olsun... 

3 Aralık 2010 Cuma

O benim Babaannemdi...


Bu gün bir devir kapandı gitti.. 
Hüsniye Hanım, babaannem, zamanını doldurdu. 
Her gidenin arkasından bir devir kapanmaz, her sevilen bir ömürlük değildir ama O evin en sağlam direği, herkese enerji verendi. 
Herkeslerden farklı olan, yıkmayıp onaran, kırmayıp yapıştıran, sökmeyip diken, ayrılıkları sevmeyip hep birleştirendi. 
Bir gün "of!" demeyen, her zaman şükredendi.
Gezmenin keyfinin çıkarırken evdekinin rızkını hesap edendi, bir maaşla beş karın doyuran, üç çocuğu büyütürken para biriktirebilendi. 
"Eskisi olmayanın yenisi de olmaz" diyendi, her zaman tertemiz en şık giysileri giyendi. 
Sevendi, hoşgörendi, affedendi. 
Hep gülen, hep güldüren her zaman huzur verendi. 
Çakır gözlüm, pamuk tenlim, güzel yüreklimdi.. 
O bu gün giderken arkasında sadece güzellikler bırakabilendi... 

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kadınlarım

Benim kadınlarım... 

 

Bu kadınları seviyorum.
Duruşlarını, bakışlarını...

28 Kasım 2010 Pazar

ÖZ-geçmiş

Dikkat bu bir iş başvurusudur! 

"Pelin Durukan kimdir?" diye başlıyor bütün görüşmeler. Tamamen ezberlediğim ve duymaktan sıkıldığım geçmişimi döküyorum toplantı masasına. Gelecek için oradayken neden geçmişimden sürekli bahsetmem gerektiğini sorgulayarak başlıyorum beni onlara kabul ettirecek geçmişimi anlatmaya. Kimi zaman çok sıkılıyorum anlattıklarımdan kendimi eğlendirmek için bazı şeyleri atlıyorum istiyorum ki sorsunlar, merak etsinler. Bazen fazla fazla anlatıyorum, istiyorum ki daha fazla soru sormasınlar, söyletmesinler. Tek derdim, hep anlatmak. "Özgeçmişimle" ben yüzleşiyorum onlar dinliyor, ben anlatıyorum onlar not alıyor, ben "hadi" diyorum, onlar "bekle" diyor... 

Hep aynı geçmiş, hep aynı masalar, farklı suratlar takınmış yöneticiler. Üzerimde hep aynı duruş, içeri girerken giyiverdiğim dışarı çıkarken silkelendiğim. 

Bu sefer farklı olsun istedim, hep onlar mı beni karşılarına alacaklar bu sefer de ben onları karşıma alıyorum. Burası benim yerim ve sizlere buradan sesleniyorum sevgili yönetici adaylarım. 

Ben üniversite bitirmiş, yabancı dil bilen, bilgisayar kullanabilen, yüksek lisans yapan, insan ilişkileri kuvvetli, kalemi güçlü, sözleri anlamlı, farkındalığı yüksek, çalışma istediği ile dolu genç bir kadınım. 

İşe alınmamam için hiç bir neden yok. Tecrübesizliğim benim için sadece daha fazla çalışmama neden olacak bir dezavantaj ama sizler için kendinize göre yetiştirebileceğiz bir çalışan yaratma avantajı demek. 

Geçmişim değişmiyor, bir kağıt parçasına sığıyor ama ben değişiyorum. Sizler beni her işe almadığınızda ben gelişiyorum. Bu gelişimimin sonucunda kim benimle çalışma şansını yakalayacak merak ediyorum. Bana sorarsanız daha fazla gelişmemi beklemenize gerek yok, daha fazla olgunlaşırsam yere düşerim, çürürüm.
Bekletmeyin beni daha fazla... 

Benimle görüşmek mi istiyorsunuz, yorum bırakın ben size geri dönerim.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Kitaplığını Göster Projesi

"Ne Öyle Ne Böyle" blogunun sahibi Ceren zamanında güzel bir proje başlatmış, "Kitaplığını Göster Projesi" adını verdiği bu proje kapsamında öncelikle kendi kitaplığını resmini paylaşmış ve herkesden de aynı şekilde kitaplıklarının fotoğraflarını yollamalarını istemiş. Kitabın değerinin tartışılır konuma geldiği günümüzde kitaba gösterilen bir çeşit saygı ifadesi gibi bir hareket olduğu için çok hoşuma gitti. Ben de hemen resimlerimi çekip yollamayı düşünürken bir de ne göreyim fotoğrafları yayınlamayı durdurmuş, ben geç öğrenmiş olmanın verdiği üzüntü ile dudağımı bükmüşken "kendi sayfanda da yayınlayabilirsin." dediğinde sevinçle kaptım makinemi ve evimin farklı noktalarındaki kitaplıkçıklarımı sizlerle paylaşmak için harekete geçtim. 

İlk iki fotoğrafta gördüğünüz kitaplık aynı zamanda salonumun vitrini gibi bir işleve de sahip olduğu için aynı anda hem kitaplarıma hem de her türlü ıvır zıvırıma, çerçevelerime ve tabi ki İneklerime ev sahipliği yapmakta. Buradaki kitaplarım çeşit çeşit; uluslararası ilişkiler de bulabilirsiniz, kişisel gelişim de, roman da, şiir de. 


İkinci fotoğrafta gördüğünüz (ya da görmeye çalıştığınız) ince uzun kitaplıksa, yüksek lisans dolayısıyla hazırladığım çalışma köşemde bulunan tamamen iletişim odaklı kitaplarımın durduğu ikinci kitaplığım.


Son fotoğrafta görülen dekorasyon dergileri yığını ise, tuvaletimin (!) nadide okuma köşesini oluşturmaktadır.


Evimdeki okuma kaynakları şimdilik bu kadar, umarım önümüzdeki yıllarda daha büyük kitaplıklarla ufkumu açmaya devam edebilirim.

Sizler de eğer kitaplıklarınızı göstermek isterseniz durmayın bence katılın "Kitaplığını Göster Projesine". 

25 Kasım 2010 Perşembe

Ben Sizi....

Ben sizi çok seviyorum ve her an her şeyi sizinle paylaşmak istiyorum. 
Siz her yorum yapıp katılımda bulunduğunuz ve beni takip etmeye başladığınız zaman ben çok mutlu oluyorum.


Teşekkürler sevgili izleyicilerim okumak için beni tercih ettiğiniz için.... 

(Ben bunları yazarken de Turkcell'in teşekkürlerle dolu reklamı ekranda belirdi. Sanki benim adıma bütün Türkiye'ye teşekkür eder gibi. )

21 Kasım 2010 Pazar

Süprizim

Hayatımın erkeği hayatıma yeni bir erkek daha kattı. 

Kapım çaldı, "Kim o?" dedim, "Biz geldik" dedi. "Biz mi?" diye düşünürken kafamı kapıdan uzatmamla onu gördüm elinde, kafesinin içinde bana doğru geliyordu. 
Onun güzel kanatları gibi benim de içim çırpındı bir anda.
Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım, acemiliğimle heyecanım birbirine karıştı. 
İsmini koyamadık, en uygun ismi seçene kadar beklemeye karar verdik. 
Birlikte yaşayacağımız yeni maceralara yelken açmak üzere evlerimizi  birleştirdik. 


Evime bir nefes geldi, sesiyle, rengiyle, ışığıyla, şansıyla...

16 Kasım 2010 Salı

9 Kasım 2010 Salı

Parça Parça Bütün Olmaca

Hayat tane tanedir. Farklılıklar bir araya gelir yaşam olur. Yeri gelir bizler birer parça oluruz, yeri gelir kendi hayatımızın parçalarını ararız. Her parça kendi içinde bir hayattır, her hayat binlerce parçadır. 

Parçalı hayatın içinde var olabilmek için uyumu öğrenmelidir insan, boşlukları olduğunu kabul etmeli, başkalarının boşluklarını doldurmasına izin vermelidir. Yapıcı olmalıdır insan, birleşmenin gücüne inanmalıdır, yıkıcı oldukça boş kalacağını bilmelidir. 

Tek başına yaşamın bir parçası olursun, birleşmeyi bilirsen kendin bir hayat oluşturursun. Kenetlenmelisin ki, tutunamayacak kadar güçsüz hissettiğinde biri seni tutuyor olsun, boşluğunu dolduranın sen de boşluklarını tamamlarsın ki eşit olsun yaşam. 

Tamam olmak, tamamlamak, tamamlanmak güzeldir. Uyumla yapılandırılan hayat yaşamdır. Parça parça başlarız, kimi zaman birleşir parçalar, kimi zaman parçalanır savrulur farklı yerlere ama bilir parçalar tekrardan birlik olacaklarını, bilir parçalar ne kadar ayrılsalar da tekrardan kenetlenebileceklerini, bilir parçalar tek başlarına bir hayatın içinde oldukları kadar, bir hayatı da oluşturabileceklerini... 


1 Kasım 2010 Pazartesi

bir kasım ikibinon

Bu gün 1 Kasım 2010.
2010 yılının kasım ayının ilk günü, 2010 yılının 44. haftasının da ilk günü.
Ayın ilk günü pazartesiye denk geldiğinde o ay bir ayrı gözüküyor gözüme. Sanki bu ay çok doğru bir aymış gibi, sanki bu ay bütün düzensizliklerin düzen bulacağı bir aymış gibi, sanki bu aydaki bütün başlangıçlar olması gereken günde olurmuş gibi...


Sokaklarda karşıma çıkan bu dizeler, bu güzel kasım ayı için gelsin, dinlensin, sevilsin...

26 Ekim 2010 Salı

Bir ... Olsa ....

Bir bisikletim olsa...


 Sepetimde sadece sevgi taşısam;



Bisikletimle sahillerde gezsem;


İşe de bisikletimle gitsem;


Sevdiğimle davetlere giderken de bisikletimiz bize eşlik etse;


Dünyayı gezerken iki tekerlek üzerinde olsam,


Kızlarımla alışverişe çıksak bisikletlerimizle, 


 İlerde bir küçüğüm olduğunda o da bunu kullansa...


Hayat benim pedalları çevirdiğim hızda aksa... 

*Resimlerin kaynağı Wehearit

25 Ekim 2010 Pazartesi

Örtmenim Derdi Ki...

İlkokuldaydım, öğretmenimiz sürekli olarak derdi ki; "Öğrendiklerinizi hayatınızın içinde kullanmazsanız hiç bir işe yaramazlar." 

O zamanlar anlamsız gelirdi bu söz, kendimce düşünürdüm,  "matematikte çözdüğümüz problemler bana ne katabilir?" diye. Çok şeyler katarmış, problem çözebilmek, huzurla yaşayabilmekmiş.

Yaşım çoğaldı, okullarım ardı sıra değişti. O zaman anladım ne demek istermiş öğretmenim. Bilmek yetmezmiş, bildiğini uygulamak gerekirmiş. Bilgin kullandıkça bitmez, değerlenir, katlanır çoğalırmış. Bildiğini söylemek yetmez, bildiğini göstermek gerekirmiş.


Biliyor olduğunuza güvenmeyin kullanılmayan bilgi bilinmeyen bilgiden farksız değildir. 

20 Ekim 2010 Çarşamba

"Mutsuzluk Virüsü Size Bulaşmasın"


Bu yazı Osman Müftüoğlu'nun 4 Ekim 2010 tarihli yazısıdır. O kadar beğendim ki, noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun iyi okumalar;


Serdar Turgut çok önemli bir sorunu tartışmaya açtı. Sorun aslında dünya ölçeğinde önemli. Bulaşıcı bir viral hastalık gibi hızla yayılıyor. Yaşlı, genç, zengin, fakir dinlemiyor, herkese, her ülkeye bulaşıyor. Adı “mutsuzluk hastalığı”. Mutsuzluk virüsünün hızla yayıldığı ülkelerden biri de bizim ülkemiz, Türkiye...


MUTSUZLUK sorunu sadece bedensel yapılanmada yaptığı tahribatlar nedeniyle değil, yaptığı ruhsal tahribatlar nedeniyle de önemli. Kronik yorgunluk/Fibromiyalji'den depresyona, uykusuzluktan rahatsız ayak sendromuna kadar birçok sağlık sorununun arkasında mutsuzluk yatıyor. Son yıllarda şu nokta daha iyi anlaşıldı:  “İyi hayata giden yol”da yalnızca refah ve sağlık yeterli değil. Yeteri kadar sağlığınız ve paranız da olsa mutlu değilseniz eğer bir sürü problem ardı ardına sıraya giriyor. 


Parayla saadet olmaz


Kısacası bizim o eski ve ünlü şarkımız maalesef doğruyu söylüyor: “Parayla saadet (mutluluk) olmaz!” Yeteri kadar eğlenip gülmeden, hayatın keyfini çıkarıp kendinizi iyi hissetmeden, her yeni güne sevinçle başlayıp her gece yastığa kafanızı huzurla bırakmadan iyi hayatı yakalamanız mümkün değil. 

“Nasıl mutlu oluruz?” sorusuna cevap arama süreci insanlığın tarihi kadar eski. İlk çağlardan bu yana her insan güvenli bir dost bir çevrede yaşayıp müşfik sevgi ve saygı duyulan ilişkiler içinde kalmak ailesi ve arkadaşlarıyla keyifli huzurlu bir hayat sürmek arzusu içinde olmuş. Ama özellikle son yüzyılda –özellikle endüstri devrimi ile birlikte- “mutluluk skalası” büyük ölçüde değişmiş, mutsuzluk yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olma eğilimine girmiştir. 


En etkili ilaç: Şükretmek


Mutlulukla ilgili herkes kendine göre bir reçete üretmiş. En güvenli reçete (daha önce de yazdığım) Ernie E. Zelinski'nin hazırladığı reçete gibi görünüyor. (Bu reçeteyi yanda bulacaksınız). Zelinski'nin reçetesinde tam on üç mutluluk ilacı var. Bunların içinde bana göre en etkili olanı, size en çok tavsiye edeceğim son ilaç, yani “şükran duygusu”dur. Bu duygu size “var olanla yetinmeyi”, “küçük güzeldir”, “az çoktur” diyebilmeyi, “sahip olduklarınızın değerini bilmeyi” öğretecek en etkili mutluluk hapıdır.


Üstelik bu ilaç BEDAVA


Geçenlerde “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisini izlerken duyduğum cümle de aslında çok önemli. Cümleyi tam olarak hatırlayamıyorum ama “sevgiyi sıradan alışkanlık haline getirmemenin ne kadar tehlikeli olduğunu” vurgulayan bir deyimdi.  O cümle “bulduğumuz ve olduğumuzla yetinmenin, mevcudun da değerini bilmenin” öneminin altını kalınca çiziyordu. Bir kez daha hatırlatalım: Şükran duygusu binlerce yıldır kullanılan bir mutluluk ilacı ve her defasında yüzde yüz sonuç veriyor. Üstelik bu ilaç her zaman elinizin altında ve bedava!


KESİP SAKLAYIN: İşte mutluluk reçetesi

, Doyum sağlayacak kadar bir amaç,
, Geçinebilecek kadar bir iş,
, Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik,
, İş ve eğlenceyi dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl,
, Birçok insanı beğenecek, bunlardan birazını da sevecek kadar şefkat, 
, Kendini sevecek kadar özsaygı,
, Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu,
, Zorluklarla yüz yüze gelecek kadar cesaret,
, Sorunları çözecek kadar yaratıcılık,
, Her an gülecek kadar mizah duygusu,
, İyi bir yarını bekleyecek kadar umut,
, Hayatı bütün değerleriyle yaşayacak kadar bir sağlık,
, Sahip oldukların için şükran duygusu.

(Ernie Zelinski'den alınmıştır.)

UNUTMAYIN: Ruhunuzu onarın
MUTSUZLUK sorununun yaygınlaşmasının önemli bir nedeni de ruhumuzun gittikçe daha sık yaralanıp tırmalanması, ruhu onarmayı ihmal etme yanlışımızın gün geçtikçe yaygınlaşıp artmasıdır. “Ruhu onarmak” hepimiz için en önemli problem haline gelmiştir ve iyi hayat sadece “zevk odaklı yaşamak” ile ilgili bir şey de değildir. Doğal olarak ruh her zaman hazların, yeni ve farklı coşkuların, zapt edilmez heveslerin peşindedir. Yetinmeyi ve şükretmeyi pek bilmez ve hep yeni heyecanlara yelken açmak, yeni oyuncaklarla (!) tanışıp oynamak ister. 
Ve ne yazık ki, bu süreçte ne bunların çoğunun kendisi için zararlı olabileceğini ne de durup dinlenmesi yavaşlayıp hız kesmesi kendini onarmaya zaman ayırması gerektiğini fark etmez. Hızlandıkça hayatı daha çok ıskalarız. Iskaların ve ıskaladıklarımızın sayısı arttıkça da ruhumuz bedenden bedenimiz ruhtan kopar. Onarılacak şeylerin sayısı her gün biraz daha artar. 

Ruhu onarmak konusu önümüzdeki dönemde en önemli işlerimizden biri olmalıdır. İyi yaşamanın anahtarı ruhu onarmaktadır.



Salyangozlar kırılan kabuklarını onarabiliyorlarsa biz neden kırılan ruhlarımızı onaramayalım? 

17 Ekim 2010 Pazar

Kolonya Kokulu Cümleler

Kendinizden bıkar mısınız? 

Ben bu gün bıktım kendimden. Sesimi daha fazla duymak istemedim, nasıl konuştum, nasıl söylendim. Sürekli söyleniyor olduğuma bile söylenecek kadar kendimi kaybettim. Sonra kendime gelmem gerektiği söylendi  sevdiğim tarafından. Hem de öyle bir söylendi ki, sözcükler mıhlandı kaldı dişlerimin arasına. Duyduklarım benim sözlerimdi, ben konuşuyordum ama ses benim değildi. Kolonya gibiydi cümleler. Sanki kolonya'nın kapağı açık kalmıştı da, mis kokusu ruhumu okşarken, alkolü bedenimi canlandırıyordu. Hani limon kolonyası içini ferahlatır canlandırır, lavanta kolonyası ile nostalji dolarsın ya, aynı öyle bir etki. Harflerim çeşit çeşit kolonyalara bürünmüş karşıma çıkmıştı. Hem lavanta gibi eskilerden geliyorlardı, hem de limon gibi çarpıyorlardı. 


İçime çektim kokuları, cümleleri sindirdim, şöyle bir mesaj aldım. Sevdiğim yollamıştı "bak kız ne güzel demiş" diyordu "Unutmayın yeri gelince, mutlu olmak için kafanızı suyun altına sokup tepetaklak durarak nefesinizi tutarken, dik durmaya çalışmanız işe yarayabilir. Önemli olan dik durabilmek değil, başınızı suyun altına sokabilecek cesareti göstermektir. Korkmayın, dalın derinliklere bakalım neler saklı oralarda." Gerçekten ne güzel cümleler derken baktım ki bir lavanta kokusu burnuma çalındı bir canlanma yaşadım anladım ki bu cümleler de benim kolonyalarımdan kokuyor. 

Birileri konuşurken mis bir koku çalınırsa burnunuza dikkat edin sözlerine, belki de siz konuşuyorsunuzdur... 

14 Ekim 2010 Perşembe

Cevap

İş görüşmesindeydim "Çalışırken en zorlanacağın insan tipi nedir?" diye sordular, "Her şeyi bilebileceğini sanan cahiller" dedim. 

Sorsalar ki "Yaşarken en zorlanacağın insan tipi nedir?" diye, "Herkese yardım eden ama aslında tek derdi kendi iyiliği olan benciller." derdim. 



6 Ekim 2010 Çarşamba

Açılışımız Vardı!!


Paper Faces blog'nun sahibesi ve aynı isimle bir markaya sahip olan ablam Beril Öke Gülen ilk butiği bu gün açtı. 

Gerek Beril'in tasarımlarını gerekse Bilun Şen, Barış Tatar, Aslı Usta, Evrensel Ürüm, Sejda İnal, Deniz Köreken ve Rana Öztok'un tasarımlarını butikte bulabilirsiniz. 

Kimselerde olmayan, bir eşi benzerini başkasının üzerinde göremeyeceğiniz, bakışları üzerinize çekeceğiniz kıyafetler arıyorsanız butik tam size göre demektir. 


Adresi Beril'in tarifi ile aynen aktarıyorum; 

Süngü Sokak 
Adil Bey Apt.
14 A
Firuzağa / Beyoğlu 

Nasıl geleceksiniz?
Taksim Meydanı'ndan gelecekler için; Sıraselviler Caddesi'nde girip dümdüz ilerleyin, Cihangir Meydanı'nda, Fiuzağa Camii'nin önündeki kahveleri geçince, ikinci sağdaki sokaktan (Tuborg tabelalı marketin olduğu) içeri girin, sokakta düz ilerlerken sağ kolda butiği göreceksiniz.
Sahilden gelecekler için; Karaköy- Tophane'deki, Mimar Sinan Güz. San. Üni.'ye ait Tophane-i Amire binasının yanından, İtalyan Hastanesi'nin olduğu yokuşa dönüp düz ilerleyin, sol kolda, Tuborg yazılı marketin olduğu sokakran girin, Süngü Sokak'ta ilerleyin,sağ kolda butiği göreceksiniz.


Beril hepinizi bekliyor benden söylemesi, gidin, görün, gezin, deneyin, alın, mutlu olun... 

1 Ekim 2010 Cuma

-İ Halim


İdeal = Olmasına inandığım
İhtiyaç = Her zaman karşılamaya çalıştığım
İki = Birden daha çok sevdiğim
İkna = Süreç
İleri = Adımlarımın yönü
İletişim = Anahtar
İlahi = Hayatı anlamlandırmam
 İlgi = Benim ve herkesin hakkı
 İlginç = Çevremde görmek istediğim
 İlham = Bir gelip bir gidiveren
 İlişki = İkinin en güzel hali
 İlk = En heyecanlı hal
 İmkan = Sınırsızlık
 İnce = Kendimi tanımlamak istediğim
İnanç = İçimi dolduran ben
 İnsan = En değerli varlık 
İnternet = Sizlerle buluşma yolum
İrade = Hükmetmeye çalıştığım 
İroni = Kullanmayı en sevdiğim
İş = Bulmayı istediğim
İstanbul = Aşık olduğum
İstek = Gerçekleşmeleri için yaşadığım
İstikrar = Hep benimle olan
 İşaret = Etrafımı yorumlayışım
İştah = Kesilmesini istediğim
İşsiz = Kendime yakıştıramadığım
İyi = Tercihim
 İzleyici = Sayısının artmasını istediğim

Bir baktım ki, "i" beni en güzel anlatanlarla doluymuş. Var mı sizin de sizi anlatan kelimelerle dolu bir harfiniz? 

25 Eylül 2010 Cumartesi

Tüm Çıplaklığımla....


Kendimle yüzleşmekten sıkıldım. Kafa karışıklığım yüzünden cümleleri toparlayamadığımdan bahsetmekten sıkıldım. Hayata pozitif bakarken hissettiğim duygulardan sıkıldım. İşe girememekten ve giremediğimden yakınmaktan sıkıldım. Kilo verememekten dolayı kendimi suçlu hissetmekten sıkıldım. Bir hedefim olmadığını fark etmekten sıkıldım. Tek derdimin ne olduğunu bulamamaktan sıkıldım. Şükretmenin güzelliğinden bahsederken kendimi sürekli şikayet ederken yakalamaktan sıkıldım. Modayı bu kadar takip ederken güzel giyinememekten sıkıldım. Para kazanmazken para harcamaktan sıkıldım. Kendime çok fazla yükleniyor olduğumu düşünmekten sıkıldım. Tembel olduğuma inanmaktan sıkıldım. Bütün bunları neden size neden yazdığımı düşünmekten sıkıldım.  

Sıkılmaktan sıkıldım. 

19 Eylül 2010 Pazar

Kayıp Suçlu

"Kimse yok suçlanacak, keşke birilerinin hatası olsaydı, her şey daha kolay olurdu... " dedim kendi kendime geçenlerde...

Suçlayabildiğimiz zaman rahatlıyoruz. Kızmışsak, üzülmüşsek, istemediğimiz bir durumla karşılaşmışsak duygularımızı yükleyecek bir günah keçisi arıyoruz. Bulduğumuzda rahatlıyor ve yükleniyoruz ona kendimizi rahatlatana kadar. Kimi zaman suçlunun kendimiz olduğunu fark ederiz, o zaman daha da acımasız olabiliyoruz. Ama bir de suçlunun olmadığı durumlar vardır. İçinde olmak istemezsiniz ama tam ortasında olduğunuz, çıkıp gidemeyeceğiniz, kalıp durmak istemeyeceğiniz. O zaman kızmak istersiniz birilerine, hesap sormak istersiniz, içinde olduğunuz durumu sorgulamak istersiniz fakat kendi kendinizle baş başa kalırsınız. Aradığınız cevaba ulaşılamamaktadır. Karşınıza alabileceğiniz kimse yoktur, bakarsınız ki siz de masumsunuz, bu sefer direnirsiniz, bu durumu kabul etmek istemezsiniz ama çabalarınız boşadır, kabul edersiniz. Kabul ettiğinizde rahatlarsınız, ( "O an'da ölümsüzleşmek"'de dediğim gibi ) hayatı bütün getirdikleri ile karşıladığınızda huzur bulursunuz. Durum aynı kalır ama değişen siz olursunuz, durumun getirdiklerini yaparsınız, kızmadan, üzülmeden...

İstemediklerimizi getirdiğinde de sevmeli yaşamayı ve suçlu olduğunda kızmaya alışmamalı ki, suçlanacak kimse olmadığında da yaşayabilmeli. 


10 Eylül 2010 Cuma

O An'da Ölümsüzleşmek

Bazen yıllardır önünden geçtiğiniz o hastanenin camından bakarken bulursunuz kendinizi. O hep gördüğünüz manzaranın içindesinizdir. Uzakta gördüğünüz şeyler yakınlaşır, yakınlar uzaklaşır.. Bazen de bir fotoğrafa bakarsınız, o karede sizinde gülüşünüzün donup kalmış olmasını isterseniz. Ama artık çok geçtir, o kare çekilmiştir. Kimi zaman tam tersi olur, hiç düşünmediğiniz bir fotoğraf karesinde gülümserken hayatınızdan bir an ölümsüzleşirken kimi zaman içinde olmayı istediğiniz karelere dahil olamazsınız. Fotoğraf kareli bir anlık  duruşları ölümsüzleştiriyor, bazen bir karede bulunamamak bulunduğunuz diğer kareleri de bertaraf ediyor; kimi zaman tek bir kare mutluluk, bütün üzüntüleri silip atıyor. Hayat anlardan ibaret akıp gidiyor. Bir gün elimizde tuttuğumuz hayatın, öbür gün kölesi olabiliyoruz. Gerçekten yaşamaya devam edebilmek için, dert etmemeli bu dengesizliği sadece kabul etmeli. Hayatı getirdikleriyle kabul edebilmek en büyük huzur. Ne gelirse gelsin onu karşılamalı, gereği neyse onu yerine getirmeli. 

Hangi fotoğraf karesinin içinde olursak olalım o duruşu kabullenmeli, bu kabullenişin rahatlığı ile gülümsemeli  ve gülümsetmeliyiz. Biz gülmesek bile o an gelip geçecek nasılsa, en azından gülelim de geriye dönüp bakmak zorunda kalmayalım.... 

8 Eylül 2010 Çarşamba

(: Şekerlerin Bayramı Kutlu Olsun :)


Bugün bayram erken kalkın çocuklar 
Giyelim en güzel giysileri 
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi...




Bayramınız şarkılar gibi şen, şekerler kadar tatlı, çocukların gülüşleri kadar güzel ve karnınızı ağrıtacak kadar çok kahkaha ile dolu olsun. 

Sevdiklerinizle birlikte mutlu bayramlar!!! 

31 Ağustos 2010 Salı

İncir Çekirdeği Mutluluklar

İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük sorunları kendimize problem ederiz, kendi kendimize hayatı zindan ederiz ya hani? Ben de bu aralar incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük tatlarla mutlu oluyorum. Mutluluk içimden taşıyor, akıyor gidiyor tutamıyorum, kaldı ki tutmak da istemiyorum, aksın gitsin istiyorum. Biliyorum içeride daha çok var, aktıkça bitmeyecek bir mutluluk bu. Huzurla dolu bir mutluluk, dertlerin, sıkıntıların ortasında gülebilmenin; hastane koridoruna vuran güneşi izleyerek enerji depolayabilmenin; bir anda verilen kararların neşesiyle vücuda nüfuz eden bir mutluluk bu mutluluk. O kadar küçükler ki, her an yanımda taşıyabiliyorum, o kadar küçükler ki istediğim gibi onları çoğaltabiliyorum. 

İncir çekirdeğimden taştı mutluluklarım, çoğalıyorlar, tutamıyorum, buyurun siz de ortak olun, birlikte ballandıralım hayatı...

İlk adım olarak bu şarkıyı dinleyin ve rahatlayın!


29 Ağustos 2010 Pazar

25!

İyi ki doğdum,
Gördün mü 25 oldum.... 

Dün doğum günümdü, hayatta olmamın 25. senesini kutladım. 
Çeyrek asırlık hayatım için şükranlarımı sundum ve huzurla uyudum...

26 Ağustos 2010 Perşembe

100 ve Mim!


100 oldum!!! 

Sizleri çok özledim, kafamda uçuşan konulara sürekli yenileri ekleniyor fakat bir türlü klavyem ve ben buluşamıyoruz. Uç duygular arasında hızlı geçişler yaşadığım bir dönemdeyim, bu arada sizlerle ne paylaşsam diye düşünürken bir baktım ki katılımcı sayım 100 olmuş ve ilk defa mimlenmişim. Öncelikle yanımda olduğunuz ve beni üç haneli sayılara ulaşarak desteklediğiniz için çok teşekkür ederim. Sonrasında mim hakkındaki resimlerle devam edebiliriz. 

"Paper faces" blogunun sahibi ablam tarafından mimlenmiş bulunmaktayım. Çantamın içindekileri sergilemem gerekiyor. Çantamı yaklaşık iki buçuk yıl önce Dubai'den almıştım. Açık rengi ve üzerindeki dore yansımaları ile yazlık kıyafetlerimle çok rahat bir kullanım sağlıyor. Ayrıca bolca göze sahip olduğu için günlük olarak çok sık tercih ediyorum kendisini. 



Çantamın içindekilere gelirsek; 


1. Cüzdanım, Mango;

2. Bozuk para cüzdanım, kim bilir kaç senedir benimle, üzerindeki boncuklar dökülüp çantalarımın içini boncuk deryasına çevirsede seviyorum onu kullanmayı;

3. Güneş gözlüğüm,

4. Halamın hediyesi olan aynam 10 yıldır benimle;

5. Delete;

6. Çözülmeyi bekleyen sudokum her an yanımda;

7. Cosmopolitan'ın hediyesi defterime aldığım notlar sonrasında burada sizlerle buluşuyor;

8. Rujlarım, fotoğrafı çekene kadar yanımda bu kadar çok ruj taşıdığımı fark etmemiştim. Kapaklarını açmayı unutmuşum, hepsinin hemen hemen aynı tonlarda olduğunu gerçeğini sizden saklamaya çalışmışım sanırım;

9. Makyaj çantam, Accessorize, bakmayın böyle küçük durduğuna yanındaki bütün makyaj malzemelerini taşıyor; 

10. Makyaj malzemeleri, Max Factor rimelim, Maybelline gözaltı kapatıcım, Flormar mavi göz kalemim ve Golden Rose farım ve portatif allık fırçam, sabah çıkarken üzerine aldığım allığı muhafaza edebiliyor bu sayede yanımda allık taşımıyorum;

11. Acil durumlar ve sıcaklar için çeşitli boylardaki tokalarım;

12. Mendilim ve restoranlardan kalan ıslak mendillerim. 

Bu mim karşılığında benim de birilerini mimlemem gerekiyor, bunun için bloglarını takip etmekten büyük keyif aldığım Can Direkli ve Koray Caner'i seçiyorum. Bakalım erkeklerin yanlarından ayırmadıkları neler varmış? 

En kısa zamanda yeni konularla görüşmek üzere...



18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bitti!!!!!

Çok karışığım, öyle böyle değil. Heyecandan ne yapacağımı bilemez haldeyim. Bitti, bu son gece. Artık bundan sonra O hep yanımda olacak. Varlığına o kadar alışıktım ki, gittiğinde yokluk oldu sonra baktım ki insan her şeye alışıyormuş. Alışmak uyuşturuyormuş.. ( Bu konu hakkındaki yazım için bakınız "önceki yazılarım = başlık: Alışmalı mı Alışmamalı mı?" ) Şimdi yokluğundan çıkıp varlığına kavuşacağım. 15 ay bitti. Koskocaman 15 tane ay. Bundan sonraki hiç bir 15 ayımı böyle bilemeyeceğim. 

Bu kavuşmamın heyecanı ile günlerdir yazacak şeyler birikiyor kafamda ama toplanamıyorum. Harfler ardı ardına düşmüyor, kelimeler yerini bulmuyor sanki. Önümüzdeki bir kaç zaman da bu şekilde devam edebileceğinden dolayı beni birazcık mazur görün. Bu güne kadar hasretliğimin en yakıcı anlarında sizlere sığındım, şimdi de kavuşmanın en çarpıcı anları ile sizlerle olacağım. 

Beni yalnız bırakmadığınız için çok çok teşekkürler.... En kısa zamanda görüşmek üzere, ben huzura kaçıyorum... 


11 Ağustos 2010 Çarşamba

Hayırlısı Dediler...

Umut etmek güzeldir de umut bağlamak kötüdür. Yorar insanı, önce tatlı bir yük biner omuzlarına, düşünürsün, hayal ettiklerinle yüzün güler bir iç çekersin, "Hadi bakalım inşallah" dersin. 

Umut ettiğinde olmama ihtimalini aklına getirirsin, hem umutlanmanın güzelliğini yaşarsın hem de düşünebilmenin ciddiyetini. Umut bağladın mı düşünmeyi unutursun çoğu zaman, sadece hissedersin, "aman ne güzel" dersin.


Umut etmem gerekirken umut bağlamışım. Hayal kırıklığı ile kurtarabilecekken durumu umut kırıklığı kaldı elimde. Şimdi Teoman'ın dediği gibi kırıklarını aldırmalıyım kalbimin...

8 Ağustos 2010 Pazar

Gamsız Hayat


Bir farkındalıktır tutturduk, sürekli farkında olmanın güzelliğinden bahsediyoruz. Hayatı bilerek yaşamanın zevki, an'ı yaşayabilme özgürlüğünden dem vuruyor, hayatı farkında yaşamanın keyfi üzerine kitaplar yazıyoruz. Peki ya farkında olmak her zaman bu kadar güzellikler mi getiriyor? Ne yazık ki hayır. Güzelliklerin farkında olabilmek kadar sorunların da farkında oluyoruz. Oluşabilecek sıkıntıları görebiliyoruz veya farkındalığımızı fark edenler tarafından farklı yönlere çekilebiliyoruz. Bu aşamada bir lütuf olan farkındalığımız en büyük düşmanımız gibi gözükebiliyor. Bu aşamada farkındalığın cilvelerine çok yüz vermememiz gerektiğini de fark etmeliyiz. Sorunlar, stres yaratıcılar, problemler elbet olacak, yaşıyoruz nihayetinde. Her şey bizlerin için var. Farkında bir yaşam sürmeyi seçme farkındalığını gösterebiliyorsak, kendimizi rahatlamamız gereken zamanları da fark edebilmeliyiz. Farkındalığınızı kullanın ve "geçici gamsız" olun, düşünmeyin, kafanızdaki tilkileri doyurmayın, aklınıza gelenlere "şu anda kapalıyız" diyin hatta hissetmeyin bile, sadece olun, o an olun. Farkındasız kalın, çevrenizde olup bitenlerin farkına varmamayı seçin, ne görmek istiyorsanız onu görün, ne duymak istiyorsanız onu işitin. Farkındasızlığın özgürlüğünü tadın...

Çok mu zor geldi bu söylediklerim, bunları yapamıyor musunuz? Siz bu güne kadar tatile çıktığınıza emin misiniz? 

3 Ağustos 2010 Salı

Sesim Yankılandı Boşluğumda

Dedim ki, ben bir zeytinyağ tenekesi gibi doldum. İçimdekileri akıtmam gerek, dökülmem gerek. Tuttular kulbumdan kaldırdılar beni, döküleyim diye müsait bir yere götürdüler. Alaşağı ettiler, kapağımı açtılar ama akıtamadım. İçimden dökülenler yetmedi beni rahatlatmaya, koydular tekrar yere. Aldılar ellerine bir bıçak, endişelendim, canım acıyacak diye korktum. Acıdı da canım. Kapağımın ters köşesine indirdiler bıçağı, bir delik açıverdiler umarsızca. Anlamadım, niye yaktılar ki canımı? Halbuki istediğim sadece içimdekileri dökmekti. Bir daha ters çeviriverdiler beni, başım döndü, kusacağım sandım, gözlerimi kapadım. Bir baktım ki, kusmuyorum sadece akıyorum, dökülüyor içimdekiler. Açtım gözlerimi, minnetle baktım ters köşeden canımı yakana. Anladım ki, sıkışmışım, hava almam gerekiyormuş. Ben tamam diyene kadar döküldüm, akıttım içimdekileri. Rahatladım, "Ohh sonunda!" dedim, sesim yankılandı boşluğumda. Mutlu oldum. Boşluğumu istediklerimle doldurdum, huzur buldum...

Not: Resim kaynak Weheartit

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Hasretliğimin Ortağı


Gün 25ti, radyodan geldi sesi, "Sen kalem ol ben de kağıt" diyordu, gözyaşlarım sel gibi akıyordu, ne de güzel söylüyordu. Biliyordum sevdiğim de bu şarkıyı dinliyordu, bu şarkıyla beni düşünüyordu, bu şarkıyla duygularını ezgiyle buluşturuyordu.

Gün 26 oldu, uyandıktan sekiz saat sonra başka bir yerde güneş beni kavuruyordu. Araç bulmanın sevinci ile bindiğim arabada rüzgarla serinlerken bir kuzey dalgası esti yüzüme doğru, O buraya gelecekti. Daha dün konuşmamış mıydık onu, iki gün önceki gazete değil miydi onun röportajı olan, O değil miydi dün sevdiğimin hasretine ortak olan. 

Gün oldu 30. Yerimize geçtik, bir heyecan sahneye çıkmasını bekliyoruz. Anfi tiyatro yavaş yavaş doluyor, tepelere kadar insan, onu bekliyor. Ama ben biliyorum, O bu gün benim için geliyor. Çıkıyor sahneye, kucaklıyor bizi. Konuşuyor, ağzından sadece sevgi çıkıyor gerisi yalan kalıyor. "Ben her şeyi kabul eden insanı sevmem, çakıl taşı gibi olmalı insan, ufak köşeleri olmalı" diyor. Birden fark ediyorum, ben hep her şeyi kabul eder sanırdım kendimi ama kabul etmediklerim, karşı çıktıklarım geliyor aklıma. Ben de bir çakıl taşı olabilirim diyorum, seviniyorum. Seviyor bu adam, her şeyi seviyor. Sevmek demek kabul etmek değil diyor ya da kabul etmek demek sevmek değil. Seviyor sonuna kadar, toprağı, günü, geceyi, kadını, anayı, babayı seviyor. Bir "Sevvgilim" diyor, benim içim şahlanıyor. Sanki O her dediğinde sevdiğim beni duyuyor, O'nunla sesleniyorum uzaklara. Çok bekletmiyor beni, biliyor ki ben bu şarkıyı bekliyorum, üçüncü şarkı ile yüreğime dokunuyor. Başlıyor, O söyledikçe ben seviyorum, O söyledikçe ben ağlıyorum, O söylüyor sanki binlercesine benim yerime... 

Paylaşımlarımız bu gecelik bitiyor, ellerim alkışlamaktan kızarmış, yüreğim hissetmekten yorulmuş, aklım düşünmekten uyku ister bir halde bırakıyorum O'nu orada. Tek düşündüğüm sevdiğim, 15 aylık hasretliğimizin sonu geliyor, O bu gece "özlem bitti" diyerek noktayı koyuyor. 


"Kuzeyin Oğlu" diyorlar O'na ama O tek bir yere hapsedilemeyecek kadar geniş bir yüreğe sahip, O olsa olsa "Memleketimizin Oğlu" olur. Her zaman böyle sevgiyle bizimle olasın...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Bir Buket Cesaretle Işığa Açılan Kapı

Bir zamanlar ağlardım, sızlanırdım, söylenirdim, sürekli bir cevap arardım, sorunun ne olduğunu unuturdum kimi zaman. Sadece olmayana odaklanmıştım, sıkılmıştım, bıkmıştım içinde olduğum durumdan. Çevrem de bu durumdan nasibini alıyordu, onlar da bezmişti benden. Bir yandan fıkır fıkır şımarık bir kız varken diğer tarafta sızım sızım sızlanan dokunsan ağlayan dudağı bükük bir kızla uğraşmak onlarında canına tak ettiriyordu. Yardım etmek istiyorlar, bende yardım etsinler istiyordum ama onların yardım etmelerine olanak vermiyordum. Garip bir çelişki yumağı içinde yoğuruyordum kendimi. Sonunda bir baktım ki, olmak istediğim yerden çok uzaklaşmışım, sonuçtan çok neden olmuşum, problem uzaklaşmış benden, ben problemin kendisi olmuşum, mutsuzluğumun kaynağı ben olmuşum, kendi kendimi ağlatır olmuşum. Bir silkinsem diyorum, şöyle bir sallanıyorum ama yetmiyor kendime gelemiyorum. Bir adım atıyorum ama havada kalıyor sanki ayağım. Çevremdekiler beni bu girdaptan çıkarmak istiyor ama ben hep bana uzatılan elleri tutmak ister gibi yapıp sonra bırakıyordum sanki, sonunda biri bu duruma pes etti. Kızdı bana, kardeşinin iyiliğini isteyen bir abla gibi, değişimi en azından bir kerelik denememi istedi. Kıramam onu, kendimden taviz vereceğim inancının yaşattığı  buruklukla kabul ediyorum, tamam diyorum. Bu arada kendimi bu değişime hazırlamaya çalışıyor, beynimden neler geçiriyor da atacağım adımı bir değişim değil bir gelişim olarak kabullenmek istiyorum. Değişimimi kullanma zamanı geliyor, artık adım atmam gerek. Bir kapı var önümde, kilit bu tarafta duruyor, anahtar da benim elimde. O anahtarı kullanmazsam sonra üzüleceğimi hissediyorum, açıveriyorum kapıyı. Bir ışık geliyor gözüme giriyor, kör olmuyorum ışıktan ama gözümü açtığımda hissediyorum farkı, başka bakıyorum artık,  çok seviyorum bu yeni ışığı. Üstelik floresan ışığı değil; bu güneş ışığı, sarı, sıcak, yumuşak. Geri dönüp teşekkür etmek istiyorum. Bir dönüyorum ki arkama, herkes orada, meğer bir ben kalmışım o kapıyı açmayan. Sonra anlıyorum ki, o kapıyı tek gören benmişim, zaten ben hep böyleymişim, durmam gereken yerde duruyormuşum da, elimdeki anahtara rağmen kapıyı arkadan açsınlar diye bekliyormuşum. Mutlu oluyorum, doğruyu yaptığım için rahatlıyorum. Aradan yıllar geçiyor, hep aynı yerde, aynı yollarla tekrar hatırlıyorum kapımı. Bana hatırlatılıyor, o kapının gereksizliği, anahtarımı kullanmamın doğruluğu açmayı reddetseydim ne kadar mutsuz olacağım. 

Dejavu için yapılmış olan bir çok tanımdan benim en çok sevdiğim ve inanmak istediğim bir görüşe göre, dejavu oluyorsanız, olmanız gereken yerdesiniz demektir, doğru yer ve doğru zamandasınız. Kapım her hatırladığında bu şekilde mutlu oluyor ve olmam gereken yerde olduğumu düşünerek seviniyorum. Eğer sizin de varsa önünüzde kapılar, çekinmeyin açın, arkasından gelecek olan değişikliklerin hep beklediğiniz benliğiniz olduğunu görecek ve mutlu olacaksınız... 


27 Temmuz 2010 Salı

Anlamsızlık

Ne yapsam ne yapsam
Bir hamak alıp sallansam
Kurtulur muyum bunalımdan
Hamakta sallansam

Ne kadar enteresan!

( Mazhar Alanson )

Tatile geldim. Tatildeyim. Gelirken hiç bir şeyi geride bırakmadım. İnadına yanıma alıp da geldim. Gerginim, hem de uzun zamandır olmadığım kadar gergin. Dün gece ay'ı gördüm, dolunaydı. Ondandır dedim, avundum. Gerginliğimi üzerime alınmadım ama inceden inceye bozuldum. Benden bu kadar uzakta olan bir uydu muydu yani bu kadar gerginlik yaratan. Sevmedim bu nedeni. Gerçek sebebini bulmalıyım. Şu anda aramıyorum. Kısa cümleler kuruyorum, susuyorum, konuşmuyorum. Cümle kurduğumda içinde bir şekilde "anlamsız" geçiyor. Her şeyi anlamsız olarak yorumlayabiliyorum, anlamsızlık anlam kazanmakta içimde. plndrkn borsasında yükselen bir trend varsa o da anlamsız hisseleridir. 

Bu anlamsızlığımı sizlerle paylaşarak anlamlandırmak istedim. Aklıma takıldı bir hamak alsam şöyle iki sallansam, hamağın delikli dokusu canımı yaksa, üzerine koyduğum minderler kaysa, ben elimi kolumu nereye koyacağım derken rahatsız bir şekilde kucağımda kitap uyuya kalsam, kurtulur muyum gerçekten bu bunalımdan? 


Sırf sizlerle paylaşmak için yerimden kalkıp bir adım attım ve bu fotoğrafı çektim, şu anda bu manzaraya bakarak geriliyor olmam ne kadar anlamsız öyle değil mi? Tatilime biraz anlam katabilmek için bir kaç gün içinde anlamsız bir şekilde o giden teknenin içinde olmayı planlıyorum. Benimle gelmek isteyen?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...