30 Mayıs 2010 Pazar

Yüzleşme Sevinci

Üniversiteden mezun olalı iki sene olacak, bu arada yüksek lisansa başlamış da olsam, öğrenci statümü korumaya da çalışsam, neticede ben bir işsizim. İşsizler ordusunun üniversiteli  mezunu, yüksek lisan öğrencisi bir neferiyim. İş ararken bir önyazı yazmam gerektiğini ve kapak olarak özgeçmişime eklememi öğütlediler. Ben de kendimce yazdım bir şeyler, sonra onları beğenmedim ve düşündüm bir gün "ben kimim?" diye. İş hayatımda işime yarayacak cümleler döküldü kağıda, ilk cümlem şu oldu "Pelin Durukan kendiyle yüzleşebilecek kadar cesur..." 

Kendimle yüzleşebilecek kadar "cesurum" dedim çünkü yüzleşmeyi sahip olduğumuz ve bizi rahatsız eden özelliklerimizle karşılaşacağımızı ve onların varlığını kabul edeceğimiz bir süreç olarak görürdüm. Peki ya rahatsız edici olmayan özelliklerimi kim görücek, onlarla beni kim tanıştıracak?


Anladım ki, kendimi geliştirmeye, var olanı daha iyiye taşımaya çalışmaya kendimi o kadar adamışım ki sahip olduğum güzellikleri de görmez olmuşum. Yüzleşme dediğim şeyi hep cesaret ile bir tutmuşum sanki her içime dönüp de baktığım zaman kötü bir şeyler görmem gerekiyormuş gibi. 

İnsan en çok kendine karşı acımasız oluyor sanırım, ya da ben en çok haksızlığı kendime karşı yapabiliyorum. Suçu kendime atmak mı daha kolay geliyor yoksa gerçekten öyle mi hissediyorum kimi zaman birbirine karışıyor. 

Çoğu insan hatayı başkalarında bulur, yanlışları yapan hep "diğerleri"dir. Yol vermesi gereken, özür dilemesi gereken, alttan alması gereken hep karşısındaki olmalıdır. Ben bunu beceremiyorum. Bu gün bu özelliğimle yüzleşme cesaretini gösterirken, bir yandan da insanlara hep anlayışla yaklaşan tarafımın güzelliğiyle de sevinmiş oluyorum.  

Farkındalık düzeyimi bir nebze de olsa yükseltebilmiş olduğumu düşünürdüm ama bu farkındalığı bir de içime yöneltmem gerektiğini fark edememişim. Şimdi anlıyorum ki, yüzleşme cesaretini yaşamak kadar yüzleşme sevincini de yaşamalıyım. Baş etmem gereken özelliklerim olduğu kadar gurur duymam gereken ve sahip çıkmam gereken özelliklerim de var. 

Yüzleşmelerimi tek başıma ve kendi kendime yapardım ama bu sefer bu farkındalığı paylaşarak yüzleşmenin sevincini çoğaltmak ve unutmama engel olmak istedim. 

Kendinizle yüzleşebilecek kadar cesur ve gördükleriniz karşısında sevinebilecek kadar çok güzelliklerle dolu olun... 

Olmadı

Bu dördüncü yazı denemem. Daha doğrusu üç tane denemem oldu ama hiç birini beğenmedim sildim, bu sefer yazmayı denemiyorum. Sadece bu gün yazmamaya karar verdiğimi yazmaya karar verdiğimi sizlerle paylaşmak istedim.  

Sizi sadece resmimle yetinmek zorunda bıraktığım için küsmeyin sakın, en yakın zamanda tek seferde bir yazı çıkarıcağım ve karşınızda olacağım.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Saklambaç

Uzun zamandır ilham hakkında yazmak istiyorum. Fakat ne zaman yazıya başlasam uğruna yazı yazdığım şey, benden uzaklaşıyor, harfler birbirine giriyor, kelimeler anlamsızlaşıyordu sanki. 

Bu gün, şimdi, şu anda tekrar geldi o ilham. Dedim ki bu sefer onun hakkında bu yazıyı bitirebileceğim. 

İlham hakkında bir çok şey geliyor aklıma. Birincisi, ilham denen şeyi, hep dışarıdan "bekliyoruz", halbuki o bekleyince gelen bir şey değil, o zaten hep bizimle içimizde. İlham "peri" olduğu içindir heralde dışarılarda aramamız, halbuki o bizimle, heyecanlandığınızda karnınızda olanları kim yapıyor sanıyorsunuz, bir perinin kanat çırpışları onlar. İkinci olarak ilham dışarıda. Çelişkili gibi gözükse de bu iki cümle tutarsız değil. İlham dışarıda, bir dostunuzla sohbetinizde size göz kırpıyor, otobüste yanınızdan geçen araba ile yanınızdan geçiyor, vapurda denizin dalgaları kıpırdatıyor içinizi, bir arkadaşınız sunum yaparken bir cümle söyleyiveriyor siz "evet işte bu" diyorsunuz, sevdiğinizde telefonda sizinle dertleşirken bir cümle ile her şeyi netleştiriyor, anneniz yine sizi kızdırıyor ve beyninizde bir ampül yanıyor, izlediğiniz o dizideki replik bir başlangıç oluveriyor veya o filmdeki sahne ile geçiyorsunuz harekete... 

İlham perileriniz dışarıda sizinle saklambaç oynuyor. Siz de bir görüyorsunuz, bir göremiyorsunuz. Saklandığı yerden onu çıkaran sizsiniz, o yüzden ilham hep içerden geliyor ama dışarıdan akıyor... Bir de bu ilham birazcık arsız bir peri. İlgi istiyor, sevgi, şefkat bekliyor, onu beslemezseniz mızıkçılık yapıyor. O yüzden ilgilenin onunla, orada olduğunu hissedin ve bunu ona hissettirin. Bakın o zaman o arsız peri ihtiyacınız olanları saklandıkları yerlerde bulup, ortaya çıkararak size nasıl sürekli yenilikler sunacak...


İlham perileriniz tok olsun...


  Resim kaynak; wehearit.com


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Gri

Bazen bembeyazdır her şey, ertesi gün simsiyah olur. Kimi zaman beyazlığın içinde üzülürsün kimi zaman siyahlarla güldürürsün. 

Griyle tanırşın bir gün. Hem güzeldir, hem çirkin. Hem sevinçlidir, hem hüzünlü. Hem beyaza yakışır, hem siyaha. Hem netliği içinde barındırır içinde hem de karmaşayı. Bir yandan en belirgin iki ucu bir araya getirmiş olursun bir yandan onlardan yeni bir şey yaratmış. 

Gri, ne siyahtır, ne beyaz,
Ne benimdir, ne senin....

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Var

"Yok"ları var ettim bu gün...

Denizin kokusunu içime çekesim vardı, yürüyesim vardı, hafif yemek yiyesim, bıkkınlıktan kurtulasım vardı. Hepsini tek seferde bitirdim. 

Karl Lagerfeld ustanın zamanında buharda pişmiş sebze yiyerek ve light Coca Cola içerek mucize yaratmasından ilham alarak öncelikle kendime buharda sebze pişirdim, onlar soğurken giyindim, çantamı hazırladım. İpodumu, sudokumu, fotoğraf makinemi attım babaannemin kaç yıllık çantasına, özellikle o çanta olsun istedim, onun yokluklardan var etme gücünü aldım yanıma. Soğuyan sebzelerimi de bir kaba koyarak  çıktım sokaklarda varlığımı bulmaya. 

Önce yapmam gereken bir işi hallettim ve sonra saldım kendimi sahile. Sahile geldiğimde o içime çekmek istediğim deniz kokusu karşıladı beni. Nasıl tuzlu bir kokuydu, burnumu yaka yaka açtı içimi. Oturdum boş bulduğum bankıma, yoldan aldığım light kolam eşliğinde denize nazır sebze keyfimi yaptım. Bir yandan da müzikle ruhumu besledim. Ben böyle içimi temizler ve taptaze enerjilerle dolarken, sevdiğim aradı. Bu özel anı onunla paylaşmak gücüme güç kattı. Benim buralarda güneşten yanarken, onun oralarda halen yağmurlarla boğuşuyor olması içimi burkmadı değil ama gözardı ettim bir seferlik bu duyguyu, sadece konuştum, mutluluğuma mutluluk, huzuruma huzur kattım. 

Nihayetinde tek kişilik ziyafetimin ardından sudokumu çıkardım ama aklım denizde olduğu için pek çözemeden aynen çantaya geri tıktım. Onun yerine fotoğraf makinemi çıkardım ve dünkü yokluklara inat bu gün var olma günüm olduğu için bu günün anısına bir kaç kare ediniverdim kendime. (Evet gördüğünüz fotoğraf bu günün anısına çekilmiş olan karelerden.) 

Güneş batmadan, sahili en güzel haliyle bırakarak atladım otobüsüme geldim evime. Son bir şey kalmıştı var etmem gereken. Açtım bilgisayarımı kalbimden ve aklımdan geçenleri buluşturdum tuşlarla, ve bir yokluğu daha yendim...

Dün ne varsa "yok" dediğim, bu gün yaptım, savaş açtım yokluğa, ben kazandım, sanırım bu gün ben "var"oldum.

23 Mayıs 2010 Pazar

Yok

Yazı yazasım, harflerle oynayasım, yarattıklarımı okuyasım var ama yok. 

Dışarı çıkıp yürüyesim, denizin kokusunu içime çekesim, ip atlayasım var ama yok. 

Yapmam gereken projelere başlayasım, kitapları karıştırasım, araştırma yapasım var ama yok. 

Spora devam edesim, hafif yemek yiyesim, bol su içesim var ama yok. 

Bu bıkkınlıktan kurtulasım, bitkinlik halinden çıkasım, "bahar yorgunluğu" fikrinden uzaklaşasım var ama yok.

18 Mayıs 2010 Salı

Kim Ressam Olmak İster?

Hayallerimizden ne zaman vazgeçtiğimiz sorulur oldu bize. Şehir hayatının karmaşası içinde büyürken, çocukluğumuzun en güzel kaçamakları olan hayal kurduğumuz anlardan ne zaman uzaklaştık bu kadar.  

Kişisel gelişimcilerin üzerine oynadığı bir sorudur. Sorarlar size, böyle bir durursunuz, düşünürsünüz ve dersiniz ki "Gerçekten ne zaman bıraktım hayal kurmayı?". Sadece bu soru üzerine kurulmuş bir reklam filmi var. Son dönemlerde sık sık karşımıza çıkan ve kendimizi sorgulatan en basit sorulardan biri. Bu sorunun arkasından sizin yaşadığınız şaşkınlık anını fırsat bilen konuşmacı "Artık hayallerinizi gerçekleştirme zamanı" der. Evet dersiniz, oradan çıktığınız da içinizdeki enerji ile dünyaları devirebilirsiniz. Sonra bu enerji azalır ve siz hayalsiz dünyanıza geri dönersiniz ve bir daha bu soru ile karşılaştığınızda "Bizden geçti artık" dersiniz. 

Hayal kurmanın yaşı yoktur, istediğiniz an, istediğiniz gibi düşleyebilirsiniz. Fakat hayalleri hayal yapan onların "gerçekleşemeyecek" olduğunu bilmemizdir. Hayalleri hayal yapan ulaşılmazlıkları ile parlamalarıdır.

Hayallerinize ulaşmaya çalışmayı bırakın, onlara ulaşamazsınız. Ulaşmanız gereken hayalleriniz değil hedeflerinizdir. 

Kendinize koyduğunuz hedeflere bir bakın, ne kadarı hayallerinizle aynı. Hayallerinizden ilham alırsınız ama aynısını gerçekleştirmek değildir hedefiniz. Hayalinizde üstü açık bir araba düşlersiniz ama sonra içinde rahat edebileceğiniz bir araba almayı kendinize hedef edinirsiniz. Bu demek değildir ki, hayallerinizden uzaklaşıyorsunuz, sadece onları gerçekleştirilebilir bir forma dönüştürüyorsunuz. 

Bana hayal kurmanın özgürlüğünü hatırlatan sevdiğim, "Hayal değil, hedef koyacağım." dedi. Hayalleri hala onunla ama onların neden olmadığını düşünmekle vakit harcamak yerine, onlardan aldığı ilhamla hedeflerini çiziyor ve diyor ki, "Kendi hayatımın ressamı olacağım.

Benim en güçlü ilham kaynağım bir konuyu daha netleştirmemi sağladı. Siz de ondan ilham alın, bırakın hayalleriniz orada dursunlar, siz hedeflerinizi yapmak için çalışın. Kim bilir belki bir gün o üstü açık araba ile saçlarınızı rüzgara teslim ederken, sahip olduklarınız için şükrediyor olursunuz...

16 Mayıs 2010 Pazar

"Karar"sızlık

Bir önceki yazımda havaların kararsızlığından dem vurmuştum. Bu kararsızlık halinin insanların yaşadığı kararsızlıkla benzerliği ile doğa ve insanın birbiri ile ne kadar örüntülü olduğundan bahsetmiştim.

Bu gün bu benzerlikten yola çıkarak insan tarafında "karasızlığın" ne olabileceğini tartışmaya açmak istiyorum.

Kararsızlık sadece seçenekler arasında ne yapacağını bilememe hali midir? Yoksa bir karara sahip olamamak mıdır?

Bir karara sahip olmamanın, seçenekler arasında sonuca varamamaktan daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Karar verme kişinin kendi içinde başlayan ve yine en son aşamada kendi içinde son bulan bir süreçtir. Aşamalıdır, ilk aşama bir karara varılması gerektiğini fark etme ile başlar. Bundandır ki, seçenekler arasında şaşkın kalan biri, o seçenekleri bile göremeyen birinden daha kararlıdır.

Kişinin karar vermesi gerektiğini fark etmesi gerekir öncelikle, sonra bu karar için ne gibi seçenekler olduğuna bakmalıdır, seçenekler görüldükten sonra kimi sancılı bir süreç yaşar, kimisi daha kolay atlatır ama sonunda hep bir karara varılır. Önemli olan kararın doğruluğu, yanlışlığı, iyiliği, kötülüğü değildir; önemli olan kişinin bir karara varabilecek iradeyi ortaya koymasıdır. Kararlılık son aşamaya varabilmek için, ilk yapılması gerekeni görebilmektir.

Verilen kararın uygulamaya konulması ise artık kararsızlığın konusu değildir. Kişi bir karar sahibir, o artık kararsızlıktan kurtulmuştur. Kişinin bu saatten sonra yapması gereken, verdiği kararı yerine getirebilmek için ne gibi yeni kararlar vermesi gerektiğine karar vermesidir.

"Karar"sız kalmamanız ve her zaman bir karara doğru ilerleyecek kararlılıkta olabilmeniz dileğiyle...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Havadan Sudan

Orhan Veli demiş; "Beni bu güzel havalar mahvetti.." diye. Ben de bu aralar bu lafı bir çok kez kullanıyorum ama güzel kısmını atarak sadece "Beni bu havalar mahvetti" şeklinde. 

Sizleri bilmiyorum ama ben bu havaların dengesizliğinden o kadar etkileniyorum ki, bazen sadece havanın normale dönmesi için hayatımı durdurmak ve sadece beklemek istiyorum.

Kararsızlıklar her zaman beni rahatsız etmiştir, belirsizlikler en kötü sonuçtan bile daha zararlıdır benim gözümde. Havaların yaşadığı bu geçiş dönemi de bana aslında doğa ile ne kadar eşgüdümlü olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor. Bizlerin yaşadığı kararsızlıkları, çelişkileri, inişleri çıkışları aynen yaşıyor. Ya da daha doğru bir tanımla biz aslında unutuyoruz onun bir parçası olduğumuzu ve onun yaşadıklarını aynen bizim de yaşadığımızı.

Çizgi filmlerde tasvir edilen tombul, sevimli "Doğa Ana"'nın gerçekten olduğunu düşünüyorum bazen, hava konusunda ne yapacağını şaşırdığı zamanlarda yaşadığı kararsızlığın bir yansıması olarak görüyorum bu yaşadığım durumu. O karar veremedikçe, sıcak mı soğuk mu, yağmurlu mu, güneşli mi, rüzgarlı mı, sakin mi, benim onun yerine karar veresim ve "artık seç birini de hayatıma devam edebileyim" diyesim geliyor. Bir çok zaman söylüyorum bunu kendisine umarım dinliyordur beni. 

Yine çok farklı bir konu için oturdum klavyemin başına ve kalbimden, beynimden çok farklı harfler döküldü. Havaların bir an evvel ne yapacağına karar vermesi dileğiyle... 

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Öz mü Söz mü?

Uzun cümleleri seviyorum. Yazılarımda sıkça kullandığım bir şey varsa o da virgüllerle bağlanmış, bir türlü nokta konmamış cümlelerdir. Bunun yanı sıra bu cümlelerden arka arkaya çok fazla sıralamayı sevmiyorum. Bu yüzdendir ki bir cümle ile derdimi anlatabilmiş olmak istiyorum. 

Okulda hep en kısa notları tutan ben oldum, kısa sınav kağıtlarımla hep gurur duydum. Cümle cimriliğim hiç bir zaman hocaların not cimriliğini etkilemedi. Her zaman ne demek istiyorsam onları yazdım, fazlasına gerek duymadım, onlar da hiç bir zaman daha fazlasını istemedi.

Sizlerle paylaşımlarımda da bu prensiple ilerliyorum. Uzun cümleler kuruyorum ama uzun yazılara ihtiyaç duymuyorum. Kısa ve öz olmak istiyorum. Bu konu hakkında yazı yazmayı düşünürken bir arkadaşım yazılarımın kısalığı hakkında eleştiride bulundu ve daha uzun yazsam daha güzel olacağını söyledi. 

Ama dedim ya, "Ben gerçekliğin "benim olduğu" yerdeyim..." Benim gerçekliğimde sözlerle değil özle anlaşmak var. 

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sahicilik

Gerçekliğin neresindeyiz? 

Otururken tek aklıma gelen bu oldu. Gerçekliğin neresindeyiz? 

Hangi gerçeklik? Kimin gerçekliği? Kime göre gerçek? gibi bir sürü soru bu sorunun arkasında aklımda yankılandı ve eminim sizlerinde aklına bunlara benzer bir sürü soru gelecektir ama işin özü burada işte; "Gerçekliğin neredinsediyiz?" bu sorunun cevabını bilemiyorsak, diğer cevaplar da anlamsızlaşıyor.
Felsefe okumadığıma ve ilgi duymadığıma seviniyorum çoğu zaman, okusam neler ortaya koyardım kim bilir.. Veya bu düşündüğüm şeylerin yıllar yılı evvel düşünülmüş, tartışılmış hatta cevaplanmış olabileceğini öğrenip hayal kırıklığına da uğrayabilirdim. Ama ben ne yapıyorum? Kendi gerçekliğimle yaşıyorum ve sadece kendi aklıma gelen sorularımı sorup, kendimce cevaplıyorum...

Ben gerçekliğin "benim olduğu" yerdeyim...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Konu

HER ŞEY SENİNLE GÜZEL

Her şey seninle güzel yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel bu toprak bu taş bile
İçimdeki bu korku gözümdeki bu yaş bile

Beklenmedik bir anda ayrılık gelip çatsa
Seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana

Her şey seninle güzel duyduğum bu ses bile
Yalnız içtiğim su değil aldığım nefes bile
Her şey seninle güzel bu yağmur bu kar bile
Yüzümdeki gözyaşının izleri onlar bile...

Bu şarkıyı dinlediğiniz zaman içiniz de bir şeyler kıpırdanıyor mu bilmiyorum diye başlamışım cümleme tam bir ay önce. Bu gün de bu konuda yazmak isterken taslakların içinde buldum. Tanışma faslında da dediğim gibi kimi zaman cümleler parmaklarımdan dökülüveriyor, kimi zaman kalbimde sıkışıp kalıyor.

Bu konu belki de en hassas olduğum üzerine en uzun cümleleri kurabileceğim ama hiç birini yeterli bulamayacağım bir konu. Belki ondandır ki paylaşmak için birçok cümle aklıma gelirken hiç birini sizlere sunamamam. Belki bundandır ki, ayda bir bu konu için yazmaya başlamam. "Konu ne peki?" dediğinizi duyar gibiyim. Konu aslında konunun adlandırılamayışı, konu hiçbir şey ve her şey. Konu hem aşk, hem özlem, hem O, hem ben, hem de hepimiz...

Onsuz bir hayatı düşünebiliyorken, O'nu hayatınızın tam ortasında istemek. Benim aşktan anladığım tam olarak işte bu. O'na bağımlı olmadan özgürlüğün verdiği bağımsızlıkla birisini sevmek, dedim bu günkü yazımın başında.  

O'nu özlerken aslında O'nun yanındayken olduğunuz kişiyi de özlemek. Birlikte yapılanlardan duyduğunuz zevki hatırlayarak yapabileceklerinizi düşünerek heyecanlanmak. Bir an için aklınızdan çıkmışken yine bir an içinde aklınıza gelince anlamsız bir şekilde gülümsemek, varlığı ile mutlu olmak, diyerek devam ettim…

Bir arkadaşım Can Yücel'den bir alıntı yapmış;  "görmedikçe bağlanır, uzaklaştı yakınlaşırsın..." demiş, dedim.
Gördüğünüz gibi konu öyle bir konu ki, ne üzerine yazılabiliyor, ne üzerine yazılmadan durulamıyor. Düşünceler harflerde vücut bulmak isterken, duygular onların telaşını anlayamıyor. Yaşanırken hissedilen karmaşa, anlatılmaya çalışılınca daha büyük bir kaosa sebep oluyor.

Sevdiğimden aldığım ilhamla, yaşadığım özlemi, O olanı ve ben olanı anlatmak istedim, ortaya bir yazıdan çok bir harf kümesine dönüştü. Sonra ama bunu daha çok sevdim, tam da anlatmak istediğim şeyin bu olduğunu anladım. O'dan gelen ve benden gelenle birbirine karışanlarla ortaya çıkan yeni bir "şey"...

Bu yazıyı yazdıktan ve yayınladıktan bir kaç dakika sonra şu fotoğraf karşıma çıktı; "Aşk Evliliğinin sonucu olarak". Sanki benim son cümlemi özetliyordu... 

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yüzyılın İcadı

En sevdiğiniz kalem hangisi hiç düşündünüz mü? Kurşun kalemle mi yazı yazmayı seversiniz yoksa tükenmez kalem midir sizi anlatan? Bu bir kişilik testi sorusu değil o yüzden rahat olun. Sizin karakter analizinizi çıkarmayacağım... 

Ben kurşun kalemciyimdir. Renk renk tükenmez kalem diyarında kendimi kaybedebilirim ama başa düşünce hep kurşun kalemime sarılırım.

Yüzyılın icatlarından biri olarak görülen bir şey var nedir biliyor musunuz? Silgi! Silgi sayesinde hatalarımızı düzeltebiliyoruz. İşte tam da bu yüzden ben bir kurşun kalemciyim, hatalarımı gördüğüm zaman onları silebiliyorum. Derdimi, sıkıntımı kaldırıp yerine kazandığım tecrübe ile doldurabiliyorum. Oysa tükenmez kalemle yazdığım zaman üzerini karalamak zorunda kalıyorum, bu da o hatayı daha görünür kılıyor... 

Bu demek değildir ki, ben hiç tükenmez kalem kullanmıyorum. Tabi ki kullanıyorum. Tükenmez kalem kullandığım zamanlar için uygun bir örnek:

Hani meşhur bir öykü vardır;  İki arkadasın çölde yolculuk yapmaktadırlar. Yolculuğun bir noktasında aralarında tartışma olur ve biri diğerine tokat atar. Tokadı yiyenin canı acır ama, bir şey söylemeden kuma şöyle yazar:
"Bugün en iyi arkadaşım beni tokatladı”.
Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler ve suya  girmeye karar verirler. Tokadı yiyen bataklığa saplanır ve boğulmak üzereyken arkadaşı kurtarır. Yarı boğulmadan kurtulduktan sonra oradaki taşa  şöyle yazar:
"Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı”. 
Tokadı atan ve hayat kurtaran sorar: 
- "Canını acıttığımda kuma yazdın, neden simdi taşa?" Diğeri cevaplar; 
- "Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki, bağışlama rüzgârı silebilsin; ama biri bizim için iyi bir  şey yaparsa taşa kazımalıyız ki, hiç bir rüzgâr silemesin”.

İşte bu öyküde olduğu gibi hayatımızı yazarken kurşun kalemle başlamalıyız. Hatalarımız olduğunda, derdimiz, sıkıntımız olduğunda, unutmak istediklerimiz olduğunda dönüp onları silebilmeliyiz ve yolumuza devam edebilmeliyiz. Sevgi, mutluluk, huzur bulduğumuz zaman tükenmez kalemle üzerlerinden geçmeliyiz. Onları silgi ile yok edemeyecek kadar güçlendirmeliyiz ki eğer hayatımızdan silmek istersek üzerlerini karalamak zorunda kalalım. Ki bu onları daha da görünür kılar unutmayalım. 

Yüzyılın icadı silgi! Siz isterseniz her zaman emrinize amade, istediklerinizi silmeniz için sizi bekliyor...

Bu arada hani bir sandığım vardı, şuradaki yazımda bahsetmiştim. Günün kahramanı ilan etmiştim onu, işte o sağolsun bu ünvanı hak etmek için durmaksızın çalışıyor. Paylaşmadan edemedim... 

İnandığınız şeyler sizlerle yaşıyor...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...