cS-1aIC7oVvN0DczzfhH1B8ToLI Nisan 2010-! ♥ Fesleğen ♥ !

28 Nisan 2010 Çarşamba

Değer dediğin nedir ki?

Amaçlar basittir. Zor olan amaç için biçtiğimiz değerdir çünkü amacımıza ne kadar değer biçersek ona ulaşmamızın o kadar zor olduğunu düşünürüz. Değerli olan şeyler hep zor elde edilmelidir bizim için ya da ne kadar zor elde edilirse o kadar değerlidir diye düşünürüz. Gerçekten de öyle midir, değerli olan zor mu elde edilmelidir?

Peki şu hayatta sahip olduğunuz en değerli şey olan "nefes alma hakkınız" için ne kadar zorluklardan yaşadığınızı söyleyebilir misiniz? Ben söyleyemem çünkü yaşamak için hiç zorluk çektiğimi hatırlamıyorum. Bir gün geldi ve yaşamaya başladım. Sizler de bir gün geldi hayata gözlerinizi açtınız.

Bizim için bu kadar değerli olan bir şey için zorluk çekmediğimize göre, amaç edindiğimiz şeylere biçtiğimiz bu değerler niye? Bu amaca giden yolu belirleyen şey verdiğiniz değer olduğuna göre bırakın amaçlarınız basit kalsın. Bırakın o kadar değerli olmasınlar. Amacınız nasılsa orada duruyor, ona ulaşırken acı çekmediniz, yorulmadınız diye artık onu daha mı az isteyeceksiniz, ya da zor olmadı diye değersiz mi olacak? 

Bir yola çıktığınızda amacınızın yolu bitirmek olduğunuz unutmayın, yolculuk sırasında ne giyeceğinize, ne yiyeceğinize, ne söyleyeceğinize, nereden gideceğinize takılıp amacınızdan uzaklaşmayın... Durun ve düşünün bunu neden yaptığınızı, o zaman çözümler gelicektir aklınıza, o zaman bir bakıcaksınız yolun bir sonu var, amacınızı her hatırladığınızda ona daha çok yaklaşacaksınız...

Amaçlar sizlerin onlara verdiğiniz değerler kadar zor, amaçlar sizin istediğiniz kadar ulaşılmaz... Amaçlar sizin istediğiniz kadar basit ve sizin düşündüğünüz kadar elde edilebilir...

25 Nisan 2010 Pazar

İkisi Birarada

Dün doğayla başbaşa bir gün geçirmiş ve yeni bir dönemin başlangıcında olduğumu hissetmiştim. Dün doğayla içeçeyken bu gün de şehirle başbaşayım. Zamanında "her şehire bir üniversite" etkili bir slogandı şimdilerde ise "her mahalleye bir alışveriş merkezi" etkinliği sağlıyor. 

Mahallemize yeni bir avm açıldı. Mahallemize diyorum çünkü kendisinin öyle bir duruşu var. Adı bile mahallemizin adından geliyor. (Kozzy) Mahallenin yeni çocuğu anlayacağınız. Dün resmi olarak açıldı ve bu gün Türklüğümü göstererek bütün merakımla soluğu burada aldım. Benim gibi bir sürü mahalleli yeni komşusuyla tanışmaya gelmişti. Tabi biz cana yakın komşularız, mahalleye yeni taşınanları böyle sıcak bir karşılama ile aramıza buyur ederiz. 

Beklediğim gibi kendi halinde bir yerdi. Her yeni açılan avm'de olduğu gibi burada da daha açılmamış dükkanlar vardı. Umarım yıllarca önünde "çok yakında burada" yazıp ama bir türlü açılmak bilmeyen mağazalara benzemezler ve gerçekten yakında onlarla da tanışma fırsatı buluruz. Sinema salonlarının varlığı beni en çok etkileyen şey oldu. Her ne kadar onlar da daha açılmamış olsalar da açıldıkları zaman 10 dakikada ulaşabileceğim bir sinema salonu beni şimdiden mutlu etmeye yetiyor.

Haftasonum bir günü doğanın güzellikleri bir günü şehrin nimetleri ile dolu olarak ikisi birarada tadında geçti. Bir gün önce sessizliğin tadını çıkarırken bir gün sonra yapay ışıkların altında kulaklarımı tırmalayan müzikle seçim yapmaya çalışıyordum. İkisini de yaşayan bendim, her iki deneyimimden de farklı tecrübeler edindim. Ama en önemlisi her ikisini de sevdim, her ikisini yaşarken mutluydum. 

Hayat sürekli uçlarda yaşanması gereken bir deneyim değildir. Bir gün gelir çıplak ayak sulara dalarsınız bir gün gelir topuklu ayakkabılarınızla caka satarsınız. Biraz ondan, biraz bundan derken çıkıyor hayatın tadı. Her gün aynı şeyleri deneyimlemek zevkli olsaydı bu kadar çok duygu sahibi olmazdık heralde. Bırakın duygularınızı harekete geçirecek kadar çok şey deneyimleyin. Kalıplarınızdan çıkın, keyfinize bakın. 

Hayat tek bir yemekle geçirilemeyecek kadar lezzetlerle dolu, tatlarına bakmaktan korkmayın... "Bu tadı sevmiyorum." diyerek kolaya kaçmayın, her tat sizi mutlu edebilir yeter ki siz bu tatların farkında olun...

24 Nisan 2010 Cumartesi

Günün Kahramanı

Bu gün benim için yaz geldi! Yaptığımız ufak bir çevre gezisi ile özgürlüğün tadını çıkarttım. Güneşin ısıtırken, rüzgarın ona inat edercesine saçlarımı savurmasına aldırmadan koştum. Kumlar ayakkabımın içine dolsa da önemsemedim hatta en sonunda karşıma çıkan ilk bahanede ayakkabılarımdan ve çoraplarımdan kurtuldum ve soğuk suyun tadına baktım. Öyle berraktı ki üşütmüyordu sanki, kucaklıyor gibiydi ayaklarımı. Geçen sene yüzüne bakmadığım deniz, aramızdaki soğukluğu unutturmak istercesine bütün şefkatiyle okşuyordu parmaklarımı. Ama günün kahramanı deniz değildi sandığım ondan rol çalmıştı bu gün;
Yanımıza fotoğraf makinesi alamadığımızdan telefonumla ölümsüzleştiriyordum gördüğüm kareleri. Kıyıya vurmuş olan boş sandığı gördüğümde bana bir şeyler getirmiş olduğunu hissettim, sanki benim için uzaklardan gelmiş oracıkta kendisini görmemi bekliyor gibiydi. Onu orada bırakmamalıydım, bir parmak hareketi ile sandığımı ölümsüzleştirdim. Çok geçmeden telefonum çaldı. Uzun zamandır beni arama nedeni olmayan bir konu için konuşuyor buldum kendimi. Telefondan sonra bir kere daha koştum biliyordum artık bitiyordu, evet artık çok yaklaşmıştı, bu veya bir başkası olacaktı. Sandığım tam da beklediğim şeyi getirmişti bana... 

Denizin gösterdiği cömertlik ile sandığımın bir sihirli lamba gibi dileklerimi karşılaması ile başlayan bir mevsim beni bekler. Olacaklar için şimdiden heyecanlanıyorum...

23 Nisan 2010 Cuma

Bayramlar Kutlanmak İçindir

Günaydın, gönül aydın;
Nice devrimler saydın;
Ne mutlu insan;
Bu gün 23 Nisan!!

23 Nisan sabahları hep bu şiirlerle başlar annemle benim için. Bu şiirden midir bilmem ama bir farklı kutlarız 23 Nisan'ı ve sanırım ben kendi çocuğuma bile sahip olsam hala onun "çocuğu" olduğum için böyle kutlamaya devam edeceğiz. 

Yalnız gariptir ki bu sene, 23 Nisan şiirlerinden biri beni ilk defa farklı düşüncelerle baş başa bıraktı. Şiir'de şöyle deniyor; "sevinin küçükler, övünün büyükler..." Nedense ilk defa bu şiirin hangi tarafında olduğumu bilemedim. Geçtiğimiz senelerde sevinen bir küçük gibi mi görüyordum kendimi o tartışılır ama bu farkındalığa ancak bu sene  varabildim. Hem sevinen bir küçük hem de övünen bir büyük gibiyim ama sanki ikisi de değilim. 

Yaş alma sendromuna bu kadar erken girmeyi beklemiyordum ama bu şiirle bir kez daha anladım ki  sanırım ben artık büyüdüm. Ama artık sevinmeyi bırakacağımı düşünmeyin, artık hem sevinen bir büyük hem övünen bir büyük olarak kalan 23 Nisanlarıma devam edeceğim. 

Daha nice nice 23 Nisanları hep birlikte kutlayabilmek dileğiyle, sevinin büyükler, övünün büyükler, 23 Nisan kutlu olsun!!!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Değişimin Anatomisi

Siz hiç değişimi gördünüz mü? 

Ben gördüm. Çok somuttu, elle tutulabilecek kadar somuttu sanki. Konuşuyordu değişim, anlatıyordu, öyle cümleler kuruyordu ki, öyle kelimeler seçiyordu ki sadece onu izlemek ne dediğini dinlemek istiyordum. Değişim bir bilinç haliydi. O artık yeni bir bilinç seviyesine geçmişti. İnanıyordu, öyle inanıyordu ki sanki inancını görebilecektim. Çok hassastı bu değişim ama kırılgan değildi, esnekti. Emek vermenin gücü vardı ve yeri gelince bırakmanın. Pes etmek değildi tam tersi devam edebilmek için gücünü boşuna harcamamaya karar vermekti.  Çok güzeldi bu değişim, neşe doluydu. Enerjiydi bu değişim, dalga dalga etrafa yayılan. Kanıttı değişim, hiç beklenmedik şeylerin olabileceğinin kanıtıydı. Çok değerliydi bu değişim.

Özdü bu değişim, başkalaşmak değil. Özüne tekrar kavuşmaktı ama geri dönmek değil, o özü alıp olduğun yere ilerletmekti...

Değişime olan inancımı hatırlatan canım dostuma...

15 Nisan 2010 Perşembe

Sırlı Aynalar

Gözler mi kalbin aynasıdır yoksa kalp midir ruhun aynası olan? Gözler ruhumuzu mu yansıtır ya da ruhumuz gözlerimizden mi yansır... 

Bence ne gözlerdir bizleri açığa vuran, ne kalptir ruhumuzu aydınlatan... Dostlardır içimizi aydınlatan, dostlardır ruhumuzu aynalayan... Kişi sırlıdır, saklıdır. Bundandır ki bir kendi gibi sırlı olana ihtiyaç duyar. Aynadır şu hayatta bir sırra sahip olan ve dosttur bir kişiye ayna olan... 

Dostlardır içinizi görmenizi sağlayan, onlardır yansımanın ihtiyaç duyduğu ışığı sağlayan, dostlardır ruhumuzu okuyan ve onlardır kalbimize dokunan... 

Gözler midir kalbin aynası yoksa dost mudur ruhumuzun yansıması?

13 Nisan 2010 Salı

Bir Varmış Bir Yokmuş...

Masallar güzeldir. Hayat da masallar gibidir sadece öyle olduklarını görmemeyi tercih ederiz. Masallarda hiç kötü şeyler olmuyormuş gibi hayatın cilveleri ile karşılaştığımızda "hayat masallarda dinlediğimiz gibi değil" deyiveririz. 

Peki gerçekten öyle mi? O zaman onları yazanlar nerelere dayanarak bu kadar hikaye yaratabilmişler? 

Hayat içinde türlü türlü masallar barındıran kocaman bir masal kitabı... Hani şu "365 Masal" başlığı ile satılan her güne bir masal vaddeden kitaplardan ne farkı var ki hayatın? Tamam bir fark var ki, biz çoğu zaman farklı masalları aynı anda yaratmaya çalışıyoruz, oysa ki kitaplarda biri bitiyor diğeri başlıyor.. Ama bu yine de hayatımızın bir masal olmadığını göstermiyor.. 

Ben de şu anda kendi masalımın içindeyim, bir tanesinde görünmez olmak istiyorum... Görünürlükten soyutlanmak, her şeyin tam merkezinde olmak ama içinde olmamak istiyorum...  Çok mu şey istedim bilemiyorum ama hayat hep istediklerimizi veriyor diye biliyorum... Bir şekilde görünmez olmayı öğreneceğimden eminim, söz veriyorum sırrını sizlerle de paylaşacağım...

Bir varmışım bir yokmuşum.. Bu gün olmasam, yarın var olsam...

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bir An

Beklenenin değeri kadar güzeldir beklemek... 

Beklemek hem durmaktır olduğun yerde, hem varmaktır istediğin yere... Beklerken saklarsın, korursun, ümit edersin, düşünürsün... Neyse nedir beklediğin, bir ev, bir araba, bir sevgili, bir iş... 
Kimi zaman senin olsun diye beklersin ümidini korursun, kimi zaman senin olanı beklersin sevgini korursun... 

Kavuşacağın gün gelir, saat gelir, an gelir.. O an'dan sonra unutursun... Ümit etmeyi unutursun, sevgini korumayı unutursun, özlemini unutursun, düşündüklerini unutursun... Unutursun kimi zaman bozarsın, unutursun kimi zaman rahatlarsın...

O an geldiğinde anlarsın, yok olursun ve yeniden doğarsın...

Bir andır beklemek, bir anda başlar, bir anda biter....

8 Nisan 2010 Perşembe

Yolculuğunuzu nasıl alırdınız?

Yolculukları kim sevmez ki? 

Nereye gidiceğinizi bilseniz varacağınız yeri düşünüp mutlu olursunuz, varış noktası hakkında varsayımlarınız varsa hayal eder mutlu olursunuz, hiç bir fikriniz yoksa merak eder durursunuz... Önemli olan varılacak nokta değil, hissettiklerinizdir çoğu zaman... 

Kimisi tatilini evden çıkarken başlamış sayar, kimisi otel odasına vardığında günleri geri sayar... Kimisi dönüş yolunda suskun ve durgundur, kimisi heyecanlı ve umutlu... Biri olduğu yerde kalmak ister, biri yaşadıklarını yanında alıp götürmek.. Bir, der "sende gel", diğeri der "bana ben yeter"... Kimisi içine akar, kimisi dışarı taşar...  Bir gün gelip başlayan yolculuk, bir gün gelir sona erer... 

Yolculuklar farklılıktır, bazen etrafımızı tanırız, bazen kendi farklılıklarımızla tanışırız... Bazı yolculuklar için yola çıkmak gerekir, bazı yolculuklar için yollar gereksizdir... Dakikalar akıp gitse de, kimi an gelir durur zaman... Bazı yolculuklarda zaman dursun isteriz, bazısında zamanımızı yaşadıklarımızın hızıyla tüketiveririz...

Unutmamalıdır ki, yolculuklarımız bize özeldir, biz istediğimizde başlar, biz istediğimizde biter... Biz istersek onları birbirine bağlar peşi sıra oradan oraya savruluruz, istemezsek kopuk filmler gibi farklı sahnelerle avunuruz...


3 Nisan 2010 Cumartesi

Mevsimlik Sahip

Şehir dışında üniversite okumuş olmamın faydalarını saymakla bitiremem.. Orada kazandığım tecrübelerin bir ömür benimle olacağına eminim.. Tabi ki orada sadece hayata dair şeyler öğrenmedim, kendime dair de keşfettiğim bir çok güzellikler oldu... 

Benim için en değerli güzelliklerden biri de "gelincikler"di... Orada tanıştım gelinciklerle dersem yalan olmaz. Daha önce varlıklarından haberdardım ama beni bu kadar etkilemezlerdi, ne doğaya merhaba dedikleri vakti bilirdim ne de ne kadar etkileyici olduklarını... Sonra öğrendim ve her sene onları bekler oldum.. Sabah okula giderken görürsem bir tane anlardım ki bahar geldi... Yılın ilk gelinciğini gördükten sonra ikna olurdum yazın yaklaştığına... O güzelim, narin, kırmızı çiçekler hep bana umut vermiş, kırılganlıklarına rağmen her sene açarak güçlü olmanın kolay olduğuna inandırmışlardır. Bu kadar narin bir güzellik bu kadar dirençli olabiliyorsa ben de her şeye göğüs gerebilirdim...

Sizlerle bu konuyu paylaşmadan önce de şöyle bir tarıyıverdim interneti, başkaları ne demiş bu narin kızlar hakkında diye.. Ekşisözlükten bir yazar narin oldukları için koparınca dağıldıklarından "sahipsiz kalmaya mahkumdur onlar.." demiş..  Sadece biri bizi "elde edince" mi sahiplenilmiş oluyoruz veya sahiplenilmek bu kadar önemli mi uzun uzun tartışılacak bir problem ama onu "elde edememek" onu sevmeyi bırakacağımız anlamına gelmiyor bence. Bir yandan hüzünlü gibi gelse de bir yandan aslında ne kadar da özel bir duruşu anlatıyor bu söz. O kadar güzellerki insan eline alıp sevmek istiyor ama elinize alınca onu kaybediyorsunuz ve öğreniyorsunuz ki onu kaybetmemek için oyunu onun kurallarına göre oynamanız gerekiyor.. Onu "elde edemeseniz" de, o sizi "elde ediyor" belki sahipsiz kalıyorlar ama sizleri sahipleniyorlar ve sevginizle rüzgara karşı durabiliyorlar...
Wikipedi'den ise Japonların gelincikler için ne dediğini öğrendim; "Gelincik insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir."

Bu sene de ilk gelinciğimi dün gördüm... Baktım ona sevgiyle ve bir kez daha "inandım"...

2 Nisan 2010 Cuma

Temmuzda Kar Mucizesi

Sizler de sever miydiniz küçükken kek karışımının kabını sıyırmayı, pudinglerden sonra tencereyi kazımayı? 

Ben çok severdim, bu yüzden de hep biraz bırakılırdı içinde sıyırıyim diye.. O zamanlar ben böyle elimde kaşık hazine bulmuş gibi kapları temizlerken büyüklerim hep şöyle derdi "aa düğününde kar yağacak!" Onlar bunu beni caydırmak için söylerlerdi ama ben daha büyük bir şevkle dibini görürdüm tencerelerin.. Bu yoruma hep şöyle cevap verirdim "O zaman bende temmuzda yaparım düğünümü.." Bu düşünce çok hoşuma giderdi, tencerenin dibini sıyırdığım için kaderimde varsa düğünümde kar yağması, temmuzda olsa yağmalıydı.. Yazın ortasında kar yağdırma gücüne sahip olmak çok ayrıcaklı hissettirdi bana... 

Sonra bir film izlemiştik ailece, "Gelinin Babası" diye.. Filmde de kızın düğün günü kar yağmıştı ve bir anda bütün planlar değiştirilmişti.. Aklıma hemen o kızında tencerenin dibini sıyırmış olma ihtimali gelmişti ve temmuzda yağacak kar için daha da heyecanlanmıştım. Kar yüzünden gelin kızımıza hazırlanan beyaz spor ayakkabılar ise beni benden almış, kesinlikle bende öyle bir ayakkabı istediğime karar vermiştim...

Büyüdüm de bu huyumdan vazgeçtim mi peki? Tabi ki hayır!! Hatta az önce bir kek fırına girmeden tarafımca test edilmiş ve onaylanmış oldu..Artık düğünümü temmuzda yapmak gibi bir derdim yok, büyüdüm ve dibi sıyrılan tencerelerle yazın ortasında bir mucize yaratamayacağımı anladım... 

Peki o ayakkabıları hala istiyor muyum? Tabi ki, kim bilir, belki...?


1 Nisan 2010 Perşembe

Geçmiş Olsun

Unutur muyuz?
Unuturuz hemde çok da güzel unuturuz... Ben unutmanın bizlere verilmiş en güzel hediyelerden biri olduğunu düşünüyorum... "Nasıl yani?" dediğinizi duyar gibiyim... 

Unutmak bizlere hayata devam edebilmemiz için verilmiş bir hediye... Düşünün unutmasaydınız, çok sevdiğiniz birini kaybettikten sonra nasıl gülebilirdiniz, depremden sonra o evlerde nasıl uyuyabilirdiniz, sinirle söylediğiniz o sözden dolayı o kişinin suratına nasıl bakabilirdiniz, karşılaştığınız haksızlıklara rağmen nasıl halen umut dolu olabilirdiniz... Bu sorular uzar gider, çünkü hayatımızda başımıza gelen türlü türlü olaylar var. Ama bizler yaşadıklarımızı "unutuyoruz". Unutabiliyor olmasaydık, karşılaştığımız ilk sorunla halen başetmeye çalışıyor olurduk. 

Daha önce modern bir Pollyanna olduğumu itiraf etmiş, pozitif düşünceler bağımlısı olduğumu sizlerle paylaşmıştım. Benim böyle hissetmemi sağlayanın sahip olduğumuz "unutma gücü" sayesinde olduğuna inanıyorum. Hayatta yaşanılan sıkıntıları göremeyecek, hissetmeyecek kadar kör değilim ama biliyorum ki bu yaşanılanlar geçmişte kalacak... Her sıkıntı bir "geçmiş"tir benim gözümde... Her sıkıntı geçer ve unutulur... Hastalara "geçmiş olsun" deriz, ne kadar anlamlı bir söz... Hastalıklar, sıkıntılar hep "geçmiş olsun"... Zaten onlarda geçmiş oluyorlar, bitiyorlar sonunda da unutuluyorlar... 

Unutamadığınızı düşünüyorsanız, yaşadıklarınızı düşünün... Aslında ne kadar çok şeyi unutmuş olduğunuzu, ne kadar çok badireler atlatsanız bile hala içinizde "bir umut" ile "bir şeyler öğrenir miyim, neler yazmış bu kız" diye bu yazıyı okuduğunuzu fark ettiğinizde anlayacaksınız ki siz de unutmuşsunuz...

Geçmiş olsun bütün sıkıntılarınız...
Candan Erçetin'in bu şarkısını dinlediğimde benim gibi düşünen birileri daha var diye sevinçle gözlerim parladı... Bu konuyu sizlerle paylaşmam için ilham verdiği için sizlerde de paylaşmak istedim;

Unutursun unutursun
Zaman geçer avunursun
İsyan etsen de derinden
Hayat tutar ellerinden
Bir gün gelir unutursun
Önce yaşayamam zannedersin acından
Ben de gidiyorum kalamam dersin kahrından
Bunun için merhamet dilersin Tanrından
Duymaz kimse sesini
Bıkarlar gözyaşından
Unutursun unutursun
Zaman geçer avunursun
İsyan etsen de derinden
Hayat tutar ellerinden
Bir gün gelir unutursun
Hani geçmeyecek gibi gelir günler
Hiç aydınlanmayacak kapkaranlık geceler
Kabuslar içinde dilin adını heceler
Paylaşamazsın acını yalnız yaşanır dertler
Unutursun unutursun
Zaman geçer avunursun
İsyan etsen de derinden
Hayat tutar ellerinden
Bir gün gelir unutursun
Sonra bir sabah uyanırsın hayata
Bakarsın durmamış dünya dönüyor etrafında
Anlarsın eskisi gibi olmaz bir daha
Ama yepyeni bir güçle sarılırsın hayata
Unutursun unutursun
Zaman geçer avunursun
İsyan etsen de derinden
Hayat tutar ellerinden
Bir gün gelir unutursun
O gün gelir unutursun...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...