cS-1aIC7oVvN0DczzfhH1B8ToLI Temmuz 2010-! ♥ Fesleğen ♥ !

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Hasretliğimin Ortağı


Gün 25ti, radyodan geldi sesi, "Sen kalem ol ben de kağıt" diyordu, gözyaşlarım sel gibi akıyordu, ne de güzel söylüyordu. Biliyordum sevdiğim de bu şarkıyı dinliyordu, bu şarkıyla beni düşünüyordu, bu şarkıyla duygularını ezgiyle buluşturuyordu.

Gün 26 oldu, uyandıktan sekiz saat sonra başka bir yerde güneş beni kavuruyordu. Araç bulmanın sevinci ile bindiğim arabada rüzgarla serinlerken bir kuzey dalgası esti yüzüme doğru, O buraya gelecekti. Daha dün konuşmamış mıydık onu, iki gün önceki gazete değil miydi onun röportajı olan, O değil miydi dün sevdiğimin hasretine ortak olan. 

Gün oldu 30. Yerimize geçtik, bir heyecan sahneye çıkmasını bekliyoruz. Anfi tiyatro yavaş yavaş doluyor, tepelere kadar insan, onu bekliyor. Ama ben biliyorum, O bu gün benim için geliyor. Çıkıyor sahneye, kucaklıyor bizi. Konuşuyor, ağzından sadece sevgi çıkıyor gerisi yalan kalıyor. "Ben her şeyi kabul eden insanı sevmem, çakıl taşı gibi olmalı insan, ufak köşeleri olmalı" diyor. Birden fark ediyorum, ben hep her şeyi kabul eder sanırdım kendimi ama kabul etmediklerim, karşı çıktıklarım geliyor aklıma. Ben de bir çakıl taşı olabilirim diyorum, seviniyorum. Seviyor bu adam, her şeyi seviyor. Sevmek demek kabul etmek değil diyor ya da kabul etmek demek sevmek değil. Seviyor sonuna kadar, toprağı, günü, geceyi, kadını, anayı, babayı seviyor. Bir "Sevvgilim" diyor, benim içim şahlanıyor. Sanki O her dediğinde sevdiğim beni duyuyor, O'nunla sesleniyorum uzaklara. Çok bekletmiyor beni, biliyor ki ben bu şarkıyı bekliyorum, üçüncü şarkı ile yüreğime dokunuyor. Başlıyor, O söyledikçe ben seviyorum, O söyledikçe ben ağlıyorum, O söylüyor sanki binlercesine benim yerime... 

Paylaşımlarımız bu gecelik bitiyor, ellerim alkışlamaktan kızarmış, yüreğim hissetmekten yorulmuş, aklım düşünmekten uyku ister bir halde bırakıyorum O'nu orada. Tek düşündüğüm sevdiğim, 15 aylık hasretliğimizin sonu geliyor, O bu gece "özlem bitti" diyerek noktayı koyuyor. 


"Kuzeyin Oğlu" diyorlar O'na ama O tek bir yere hapsedilemeyecek kadar geniş bir yüreğe sahip, O olsa olsa "Memleketimizin Oğlu" olur. Her zaman böyle sevgiyle bizimle olasın...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Bir Buket Cesaretle Işığa Açılan Kapı

Bir zamanlar ağlardım, sızlanırdım, söylenirdim, sürekli bir cevap arardım, sorunun ne olduğunu unuturdum kimi zaman. Sadece olmayana odaklanmıştım, sıkılmıştım, bıkmıştım içinde olduğum durumdan. Çevrem de bu durumdan nasibini alıyordu, onlar da bezmişti benden. Bir yandan fıkır fıkır şımarık bir kız varken diğer tarafta sızım sızım sızlanan dokunsan ağlayan dudağı bükük bir kızla uğraşmak onlarında canına tak ettiriyordu. Yardım etmek istiyorlar, bende yardım etsinler istiyordum ama onların yardım etmelerine olanak vermiyordum. Garip bir çelişki yumağı içinde yoğuruyordum kendimi. Sonunda bir baktım ki, olmak istediğim yerden çok uzaklaşmışım, sonuçtan çok neden olmuşum, problem uzaklaşmış benden, ben problemin kendisi olmuşum, mutsuzluğumun kaynağı ben olmuşum, kendi kendimi ağlatır olmuşum. Bir silkinsem diyorum, şöyle bir sallanıyorum ama yetmiyor kendime gelemiyorum. Bir adım atıyorum ama havada kalıyor sanki ayağım. Çevremdekiler beni bu girdaptan çıkarmak istiyor ama ben hep bana uzatılan elleri tutmak ister gibi yapıp sonra bırakıyordum sanki, sonunda biri bu duruma pes etti. Kızdı bana, kardeşinin iyiliğini isteyen bir abla gibi, değişimi en azından bir kerelik denememi istedi. Kıramam onu, kendimden taviz vereceğim inancının yaşattığı  buruklukla kabul ediyorum, tamam diyorum. Bu arada kendimi bu değişime hazırlamaya çalışıyor, beynimden neler geçiriyor da atacağım adımı bir değişim değil bir gelişim olarak kabullenmek istiyorum. Değişimimi kullanma zamanı geliyor, artık adım atmam gerek. Bir kapı var önümde, kilit bu tarafta duruyor, anahtar da benim elimde. O anahtarı kullanmazsam sonra üzüleceğimi hissediyorum, açıveriyorum kapıyı. Bir ışık geliyor gözüme giriyor, kör olmuyorum ışıktan ama gözümü açtığımda hissediyorum farkı, başka bakıyorum artık,  çok seviyorum bu yeni ışığı. Üstelik floresan ışığı değil; bu güneş ışığı, sarı, sıcak, yumuşak. Geri dönüp teşekkür etmek istiyorum. Bir dönüyorum ki arkama, herkes orada, meğer bir ben kalmışım o kapıyı açmayan. Sonra anlıyorum ki, o kapıyı tek gören benmişim, zaten ben hep böyleymişim, durmam gereken yerde duruyormuşum da, elimdeki anahtara rağmen kapıyı arkadan açsınlar diye bekliyormuşum. Mutlu oluyorum, doğruyu yaptığım için rahatlıyorum. Aradan yıllar geçiyor, hep aynı yerde, aynı yollarla tekrar hatırlıyorum kapımı. Bana hatırlatılıyor, o kapının gereksizliği, anahtarımı kullanmamın doğruluğu açmayı reddetseydim ne kadar mutsuz olacağım. 

Dejavu için yapılmış olan bir çok tanımdan benim en çok sevdiğim ve inanmak istediğim bir görüşe göre, dejavu oluyorsanız, olmanız gereken yerdesiniz demektir, doğru yer ve doğru zamandasınız. Kapım her hatırladığında bu şekilde mutlu oluyor ve olmam gereken yerde olduğumu düşünerek seviniyorum. Eğer sizin de varsa önünüzde kapılar, çekinmeyin açın, arkasından gelecek olan değişikliklerin hep beklediğiniz benliğiniz olduğunu görecek ve mutlu olacaksınız... 


27 Temmuz 2010 Salı

Anlamsızlık

Ne yapsam ne yapsam
Bir hamak alıp sallansam
Kurtulur muyum bunalımdan
Hamakta sallansam

Ne kadar enteresan!

( Mazhar Alanson )

Tatile geldim. Tatildeyim. Gelirken hiç bir şeyi geride bırakmadım. İnadına yanıma alıp da geldim. Gerginim, hem de uzun zamandır olmadığım kadar gergin. Dün gece ay'ı gördüm, dolunaydı. Ondandır dedim, avundum. Gerginliğimi üzerime alınmadım ama inceden inceye bozuldum. Benden bu kadar uzakta olan bir uydu muydu yani bu kadar gerginlik yaratan. Sevmedim bu nedeni. Gerçek sebebini bulmalıyım. Şu anda aramıyorum. Kısa cümleler kuruyorum, susuyorum, konuşmuyorum. Cümle kurduğumda içinde bir şekilde "anlamsız" geçiyor. Her şeyi anlamsız olarak yorumlayabiliyorum, anlamsızlık anlam kazanmakta içimde. plndrkn borsasında yükselen bir trend varsa o da anlamsız hisseleridir. 

Bu anlamsızlığımı sizlerle paylaşarak anlamlandırmak istedim. Aklıma takıldı bir hamak alsam şöyle iki sallansam, hamağın delikli dokusu canımı yaksa, üzerine koyduğum minderler kaysa, ben elimi kolumu nereye koyacağım derken rahatsız bir şekilde kucağımda kitap uyuya kalsam, kurtulur muyum gerçekten bu bunalımdan? 


Sırf sizlerle paylaşmak için yerimden kalkıp bir adım attım ve bu fotoğrafı çektim, şu anda bu manzaraya bakarak geriliyor olmam ne kadar anlamsız öyle değil mi? Tatilime biraz anlam katabilmek için bir kaç gün içinde anlamsız bir şekilde o giden teknenin içinde olmayı planlıyorum. Benimle gelmek isteyen?

23 Temmuz 2010 Cuma

23 Temmuz



Vapur seyahatlerim vazgeçilmezimdir. 20 dakikalık ufak deniz seyahati günümü şenlendirir. Bu gün de vapurlarla şenlendirilmiş bir gün geçirdim. İskelede kalabalıkların arkasında beklerken, vapurumuzun olması gereken yerde bir boşluk vardı, bizim bineceğimizi düşündüğümüz vapur gitmişti. Vakti gelmiş ama kendisi gelmemiş olan vapurumuzun nerede olduğunu anlamaya çalışan kafalarımız iskelenin kapılarından karşı kıyılara göz süzerken birden önümüzden kocaman kelebekler geçmeye başladı. Yelkenlerini açmış, güneşe inat bütün gücüyle esen rüzgarı arkasına alan bir sürü kocaman kelebek!! Ne kadar tatlı durduklarını düşünürken manzaram kapandı, vapurumuz gelmişti. Herkes yerine geçti, kaptanımız sanki kelebekleri kovalamak istermişçesine ivedilikle gaz verdi. Bir anda yetişiverdik beyaz kanatlara. Bir çoğu önümüzde gitmekteydi ama kanatlarını hızlı çırpamayanlar geride bizler için seyirlik bir görüntü oluşturuyorlardı. Kimisi daha kalabalık takımlar halindeydi, içindeki tırtıllar kelebek olacakları gün için hazırlanırcasına çalışıyorlardı, kimisinde ise tatlı bir sakinlik vardı, daha çok ağustos böceğinin anlamlı tembelliği gibi kanatlarını daha hızlı çırpmak için çırpınmıyorlardı. 

İzlemesi bile çok tatmin ediciydi, dünyanın en güzel manzarasının önünde keyfince açılmış yelkenlerin altında rüzgara sırtını dayayarak güneşin pırıltısı altında mavi dalgalarla dans etmek... Çocukluğumu hatırladım birden, denizin üstünde olmak hatırlamayı en çok sevdiğim anımdır. Denizin üzerinde olmak güvenli, mutluluk dolu bir sığınaktır benim için. 

Bu gün bir kez daha hatırladım iyot kokusunu ne kadar çok sevdiğimi....

İçinde olduğum an'ın güzelliğini sizlerle paylaşmak istediğimi fark ettiğimde resim çekmek için çok geçti, telefonumdan yakaladığım iki kareyi üzerlerinde biraz oynayarak sizlerin de bu güzellikten nasibinizi almanızı istedim. ( Fotoğraflardan bir tanesi yağlı boya gibi oldu, çok hoşuma gitti; diğerinin de tek başına umarsızca salınması tam bir denizci haliydi sanki )


Not: Geçen sene bu gün sıkılmış ve blogu açmıştım. O zamanlar çok değerini bilememiş ve uzun zaman boşlamıştım, sonrasında kendisi ile yollarımız tekrardan birleşti. Bu gün biyolojik olarak blogumun doğmuş olduğu gün olsa da ben doğum gününü bu gün kutlamayacağım. 

22 Temmuz 2010 Perşembe

Adı Nerede Saklı?

Avrupa Yakası'nda Burhan Altintop "Ayhh şiştim!" diye haykırırdı. Ben de zaman zaman onun gibi haykırıvermek istiyorum. Çünkü ben de aynen öyle şişiyorum. 

Hafta başındaki yazımdan beri bir şeyler paylaşmak için oturuyor klavyenin başına ama hiç bir şey çıkaramıyordum. Ne yazsam olmuyor, aklımdaki ve kalbimdekiler klavyedeki harflerle ifade edilemiyordu. Öyle ki ne ifade etmem gerektiğini de bilemiyordum. Bir şeyler anlatmam gerektiğinin farkındaydım ama ne?

İçimde böyle bir hareketlilik sezince yazarım, yazdıklarımı okurum, parmaklarım çalışırken düşünürüm, hissederim ve kendi kendime bulurum derdimi, önemli olan dermanımı bulmak değildir çoğu zaman. Teşhisi koymak rahatlatır, şişen balonun adı konur, yeri belli olur. 

Fakat bu sefer kendi kendime beceremedim, daha doğrusu anlayamadım içimde adı konması gereken bir dert olduğunu. Benden başka nefesler gerekti fark etmem için, yazmam değil konuşmam gerekti adlandırmak için, okumam değil, duymam gerekti anlamam için. Bir rahatladım, bir huzur doldum ve bir güldüm ki, söndü içimde şişen balon, havası alınmış gibi çarptı sağa sola ve düştü yere.


Hayatıma girmiş olanlar, iyi ki varsınız çünkü şu hayat tek başına başlıyor ve tek başına bitiyor ama tek başına yaşanmıyor... 

21 Temmuz 2010 Çarşamba

21 Temmuz 2010'dan günümüze geldi

Yazmışım, taslak olarak kalmış. Zamanı değilmiş demek ki paylaşılmamış.

"21.07.2010'da demişim ki, ileride oturmak istiyorsam bu gün ayakta kalmam gerek. Otobüste demişim bunu, birine yer verdikten sonra ayakta kalınca kargacık burgacık bir yazı ile karalayıvermişim defterime. 

Üzerine bir yazı yazdım, sildim. Düşündüm, harflere dokundum, sildim. Kaydettim cümleleri, içime sinmedi, sildim. 

Sildim çünkü ben bu gün oturuyorum, sildim çünkü yarın da oturacağım. Bir gün gelecek gerçekten oturmam gerekecek ama o gün hep oturmuş olduğum için hiç yorulmamış olacağım, ayakta bırakılacağım. Oturmak için yorulmam gerek, yorulmak için çalışmam, çalışmak için iş gerek, iş için ne gerek bilmiyorum. Cevabı bilseydim silmezdim yazdıklarımı, bilseydim oturup kalmazdım, bilseydim yarın ayakta kalacağım için endişe etmezdim..."

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Haftanın Başı


 Chilek'in güzel dileklerine özendim, ben de sizlere güzel bir hafta dilemek istedim. 

Bu haftanız suyun maviliği kadar canlı, derinliği kadar anlamlı, soğukluğu kadar ferah, yaşattığı mutluluk kadar enerji dolu olsun.

Unutmayın yeri gelince, mutlu olmak için kafanızı suyun altına sokup tepetaklak durarak nefesinizi tutarken, dik durmaya çalışmanız işe yarayabilir. Önemli olan dik durabilmek değil, başınızı suyun altına sokabilecek cesareti  göstermektir. Korkmayın, dalın derinliklere bakalım neler saklı oralarda.

Sizleri seviyorum, iyi ki varsınız. Bu haftanız unutulmaz olsun... 

Anınıza renk katmak için, tık tık

16 Temmuz 2010 Cuma

5 Dakika Daha


Uyanmak için çok sevdiğim bir şarkıyı ayarlamıştım, böylelikle sabahları neşeli uyanacaktım. Ama öyle olmadı, ben şarkıyı yendim. Şimdi ne zaman duysam kapatıyorum, çünkü o beni uyandırmak isteyen rahatsız edici bir sesten başka bir şey değil. Çocukken böyle miydi, alarm kurmazdık, sabahları annemiz ya da babamız gelir uyandırırdı bizi. Uyanmak için başka birine ihtiyaç duyarak büyütülüyoruz. Annemiz uyanalım diye öpüyor, babamız söyleniyor, kardeşimiz üzerimize atlıyor. Büyüdüğümüz zaman uyandırmaya gelen olmuyor. Saatleri kuruyoruz. Hiç bıkmayacağımız sesler, yerini kapatmak istediğimiz zillere bırakıyor. Uyanmamız gereken zamanlar için mekanik bir şey bizi uyarıyor. Kalkıyoruz yerimizden, çoğu zaman yüzümüz asık. Bazı günler gülüyoruz ama kalktığımız yere hep hüzünle bakıyoruz. "Biraz daha orada kalabilseydim keşke" diyoruz. Annemiz başımıza geldiğinde "noooolur, 5 dakika daha" derken keyif verenin beş dakika daha gözlerimizi kapatmak değil, o dilenme hali olduğunu biliyoruz. İşin zevki O sese karşılık verebilmektedir, işin zevki O sesin bize karşılık veriyor olmasıdır. Oysa şimdi uyanırken en fazla erteleme tuşuna basabiliyoruz, zili duymayı beş dakika daha erteliyoruz, sanki beş dakika daha uyuyacakmışız gibi kandırıyoruz kendimizi. Ama uyuyamıyoruz çünkü bir tuşla boyun eğiyor zil bize, tadı kalmıyor beş dakikanın.


Hani Can Yücel diyor ya;


Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla, 
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla, 
Saat tıkırtısıyla....
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,

Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa , zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.

Ama; 
''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra........




Bize de "Hadi uyan" diyen bir ses olmalı, biz beş dakika için savaşmalıyız. Yoksa hep uyuyoruz, uyandık sanıyoruz ama beynimiz devam ediyor rüyasına. Kendimize gelemiyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz belki ama gözlerimiz açılmıyor, görmüyoruz. 

Kimi zaman yaşıyoruz derin bir uykuda. İstiyoruz ki gelip biri bizi uyandırsın. Uzun zamandır alarm kullanıcı olarak uyanamamıştım, bu gün çok uzaklardan biri dokundu ve uyandım. Gözlerim açıldı, görüyorum. Bu uyanışlar uykudan sonra olduğu zaman daha etkili oluyor onu anladım. Sarsıldım ama kendime geldim. Uyandırıldığım için çok mutluyum, o kadar uzun zamandır uyuyordum ki, beş dakikanın lafını bile yapmadım. Darısı bütün uyuyanların başına.... 

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Gecenin Bir Yarısı Yalnızlık

Gecenin bir yarısı oldu. Ben gece uyanık olmayı seven ama gece uykusunu sabah uykusuna tercih ettiği için yatağa erken giren biriyim. Arada uyanık kaldığım zamanları çok seviyorum. Gece öyle güzel oluyor ki... Karanlık, siyah, asil, gizemli, sakin ve tamamen bana ait! Ama konumuz gece değil. Benim aklıma gece gece üzerine konuşulacak, paylaşılacak çok şey gelmesi. Farklı konu başlıkları oldukları için toparlayıp tek bir yazı halinde sunamıyorum, kaldı ki şu anda onları sunmak da istemiyorum. Sadece aklımda sıraya girdiler, bu durumu paylaşmak istedim. Gergin, heyecanlı bir bekleyiş içerisindeyim. Bundandır ki farklı bir ruh hali içindeyim. Aslan yattığı yerden belli olur ya, şu anda aslan olmadığım için mutluyum. Evimin halini kimseciklere göstermek istemem, ben bile bakmıyorum. Sadece işime yarayan yerlere odaklanıyorum böylelikle görmek, düşünmek, duymak istemediklerim sanki dışarıda kalıyor. Kaldı ki beynim öyle olmadığını, onların hala orada olduklarını bas bas bağırıyor ama işte beynime de odaklanmıyorum ki.... 


Bu yazı çok garip oldu, tam bir günlük tadında. Bu blog için düşündüğüm "Her şey hakkında hiç bir şey"  temasına uygun bir paylaşım gibi sanki ama bilemedim. (sloganımı bulduktan sonra ufak bir araştırma yaptım da bu isimde bir blog olduğunu fark ettim, fakat iki senedir güncellenmemiş, sanırım artık blogunu kaybettiği için hükümsüzdür, ben kullanabilirim.) 

Çok konuştum yine, ne çok anlatasım varmış meğer. Evde yalnız olmak bazen böyle sonuçlar doğuruyor ne yazık ki. Acaba bu yazıyı yayınlamasam mı ne yapsam?  

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Sudoku

Beklenen yazı geldi. Açıkçası sudoku'nun sadece adının geçmesi karşısında gösterilen ilgi çok hoşuma gitti. (Sanki sudokunun yaratıcısıymışım gibi oldu bu cümle, keşke o kadar zeki olabilsem.) 

Sudoku birçokları için sadece bir bulmaca, kimisi için kutuların içindeki sayılar, bazısı içinse bir hiç. Sadece bu tarafı bile sudokuyu değerli kılıyor bence. Her insan benzersizdir dolayısıyla duyguları, algıları, düşünceleri farklıdır. Bu farklılık dünyayı zengin kılan bir özellik olsa da kimi zaman çatışmaya neden olan bir durum da yaratmıyor değil. 

Başarılı bir iletişimin temelinde empati yatar. Empati kurabilenler iletişimi olması gerektiği gibi yönetebilirler. Empati için kullanılan ve çok uygun olduğunu düşündüğüm bir benzetmeye göre "empati karşındakinin ayakkabıları ile yürümektir." Empati sempatiye dönüşmediği sürece kişileri anlamamıza yardımcı olan en çalışkan iletişim yardımcımızdır. Karşımızdakinin ne düşünüyor, ne hissediyor olabileceğini hesaba katmak, onun yerinde olsak nasıl bir tepki verirdik bunu düşünmek güzel bir başlangıç sağlamaktadır. Önemli olan karşınızdakine hak vermek değildir, önemli olan onu anlamaktır. Empati yeteneğinizi geliştirebilir, farkındalığınızı arttırabilirsiniz. Farklı bakış açılarına kapılarınızı açmak bu konuda çok yardımcı olacaktır. Sudoku burada devreye girmektedir. 

Sudokuyu nasıl çözdüğünüzü bilmiyorum, herkesin kendine has teknikleri olduğunu düşünüyorum. Şu kesin ki, dokuz kareyi doğru şekilde doldurmak için vaktimizi harcarken hep aynı şekilde düşünmüyoruz. Bir sayıyı önce şöyle bir deniyoruz bakıyoruz olmuyor o zaman bir de böyle deniyoruz. Aynı yere gelebilecek olasılıkları görüyoruz, aynı sayının gelebileceği farklı olasılıkları hesaplıyoruz. Ayrıca bulmacayı çözmek adına tamamen sonuç odaklı bir süreç içine giriyoruz ve bu şekilde çözemediğimiz anlara takılmak yerine çözüm arayışı içine giriyoruz. Gerçek hayatta çoğu zaman sorunlara takılıp esas ulaşmak istediğimiz hedefe bir türlü yaklaşamadığımız için sonuç odaklı bir bakış açısı kazanıyoruz. Aynı zamanda sudoku çözerken bir bakıma konsantre oluyoruz ve bir nevi meditasyon yapar gibi beynimizi boşaltıyoruz. Meditasyonun stres yönetiminde önerilen bir yöntem olduğunu hesaba katarsak günlük koşturmaca içinde kendimize ayırabileceğimiz ve sakinleşebileceğimiz bir zaman yaratması da cabası. 

İletişim hayatımızın gerçeği fakat bu gerçeği çoğu zaman fark edemiyoruz. Doğduğumuz andan itibaren içinde olduğumuz bu süreci geliştirmek ve hayatı daha kolaylaştırmak elimizde. Sadece sudoku çözerek bile kazanabileceğiniz "farklı bakış açıları", "sonuç odaklı yaklaşım" ve "sakinlik" ile sağlıklı iletişimin kapılarını açmak hiç de zor değil. Karşılaşacağınız çatışma durumlarında kullanabileceğiniz taktikler geliştirebilirsiniz.

Bu arada sakın duymayayım "iyi güzel söylüyorsun da ben çözemiyorum", "çok zor" gibi cümleleri. Henry Ford  "Başaramayacağınızı düşünüyorsanız haklısınız başaramazsınız." demiş. O yüzden deneyin, çok kolay olanlardan başlayın, bir deneyin, baktınız olmuyor farklı yollar deneyin, sonunda başaracaksınız ve kendi stratejinizi oluşturmuş olacaksınız.

Sudoku, ufacık bir 9x9'luk kare gibi gözükse de aslında beynimizin içinde 9/8'lik bir ritimle düşüncelerimizi kıpırdatmakta. Siz de bu ritme kulak verin, çok hoşunuza gidecek. 

11 Temmuz 2010 Pazar

Kim?

Senin şu anda olduğun kişi, birinin sayesinde oluşmuş olduğunu hiç düşündün mü? O birinin de kim olduğuna hiç kafa yordun mu? Seni olduğun kişi haline kim getirdi? O seni çok sevdiği için mi böyle neşe saçıyorsun etrafına ya da seni kırdığı için mi öğrendin duygularınla baş edebilmeyi, O çok kızdırdığı için mi şimdi bu kadar sakinsin yoksa yaşattıkları sayesinde mi farkındalığın arttı? Sorduğu soru muydu zekanı aydınlatan, canını acıtan o sözler miydi kendi gücüne güç katan? Hiç mi önemsemiyordu seni, ondan mı bu gün bu kadar önemlisin? Attığı bir tokatla mı karar verdin gülleri koparmamaya yoksa uzattığı elle mi güvendin hayata tutunmaya? 

Kim seni bu hale getirdi? Kim şu anda sahip olduğun en güçlü özelliğinin sebebi? Cevabını bulduğunda şaşıracaksın. Daha önce hiç düşünmediğini fark edeceksin, o kadar kızmıştın, üzülmüştün, sevinmiştin halbuki nasıl da unutmuşsun asıl sahibini. Fark ettiğinde daha çok seveceksin o özelliğini, daha çok gurur duyacaksın sahip olduğunla. O özelliğini nasıl elde ettiğini anlayınca değerlenecek sahip olduğun, kendini başarmış hissedeceksin, yaşadıklarından bir sonuç çıkarabilmenin, ders alabilmenin hazzını yaşayacaksın. Sonra duracaksın  "O" gelecek aklına, ne olursa olsun yüzün gülümseyecek, neyse ne sana yaptığı ve sonrasında sana kattığı, sen yine de güleceksin. Çok sevdiğin biri belki, o zaman daha çok seveceksin ya da çok uzaklarda kalmış, artık hatıralarında güzel bir yeri olacak. Hiç mi sevmiyordun onu, bak şimdi nasıl değişeceksin. 

Hayatı nasıl görürsek öyle yaşıyoruz. Baktığımız yerde ne görmek istiyorsak o var. Yaşadıklarımıza baktığımız zaman da görmek istersek onu görür, kim istersek o oluruz. Ama bizim şu anda olduğumuz kişi olmamıza katkısı olanları da görmeliyiz, gerekirse teşekkür etmeliyiz. Size zamanında ne yaptıklarını unutun, bu sayede sahip olduklarınıza bakın. Yaptıkları için onlara kızmayı bıraktığınız gün sahip olduklarınızı görebilecek ve gülümsemek için bir nedeniniz olacak. Sizce de adil bir değiş tokuş değil mi? 

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Anlatabilmek




Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.


                           Orhan Veli Kanık


Anlatılamayanın anlatıldığını her okuduğumda "ne kadar anlamlı" diyerek içimi çekerim, içime dokunur bir el, kelimeler boğazıma dizilirken kalbim çırpar kanatlarını. Anlatamadığımı anlatmak için yazarım, okurum, duyarım bu şiiri, farklıdır anlattıkları her dizesinde, farklıdır anlatmak istediğim her seferinde...


Beklenen sudoku yazısını yazmak için oturdum klavyemin başına ama daha anlatmamam gerektiğini anladım. Biraz daha bekleyin sevgili okurlarım... 

4 Temmuz 2010 Pazar

Tükenirken

Tükenmez kalemlerin adını oldum olası çok uygun bulmamışımdır. Hiç tükenmeyen bir şey var mı ki şu hayatta? Ya da tükenmediğini biz tükenmeden görebiliyor muyuz? Neyse bu tükeniş hali üzerine konuşulacak çok şey varken susuyorum çünkü daha bunlara aklım ermiyor. "Tükenmezlik" beni tüketebiliyor. 

Tükenmez kalemler tükenirler. Biterler. Kimisine dolma kalem denir, doldurulur hayatına kaldığı yerden devam eder, kimisi içinse hayat, son damla mürekkebini kağıda bıraktığında son bulur. Tükenmez kalemler, tükenişin beynimize ilk yerleştiği somut delilerdir belki de. Adına tükenmez denen kalem bir gün elinizde kalıverir ve işe yaramayan bir şeye dönüşür. Ruhu alınmış insan gibi artık o elinizde tuttuğunuzun içindeki mürekkep olmadan bir anlamı kalmamıştır.

Az önce bir kalem tükettim, daha doğrusu tükenişine tanık oldum ve onu ölümsüzleştirmek istedim. Tükenmez oldukları yalanı ile kandırılan ve tükenen bütün kalemlere gelsin bu yazım.... 


Not : Sudoku hakkında da bir yazı yazacağım beklemede kalın... 

Sex and the City



"Salıncakta İki Kişi"'yi tanıyor musunuz bilmiyorum ama benim blog serüvenimde haklı bir yeri vardır. Yaklaşık iki hafta önce kendisinin açtığı diğer blog olan "Okuyuculardan Gelenler"'e bir yazı yollamıştım, ne yazık ki sevgili Banu o günden beri bloglarını güncellemiyor. Kendisini takip etmeye başladığımdan beri bu kadar uzun ara vermemişti, "işte benim şansım" demeyeceğim. Bekledim onu ama madem o yayınlayamıyor yazımı o zaman ben de kendi blogumda yayınlayayım bari... Keyifli okumalar... 




“Sex and The City” hayatıma gireli sadece bir sene oldu. Birçoğunuzun yıllarca onları takip ettiği düşünülürse ben çok tazecik bir takipçi oluyorum.  Kendileriyle tanışmam bir sene önce kendime özel tek başıma bir eve taşınmamla başladı. Yabancı dizileri takip edebilmek için taktırdığım uydu sayesinde yıllardır içinde olmak istediğim “Sex and The City” dünyasına dalıverdim.

Evde yalnızdım, 7/24 beraber olduğum sevdiğim askere gitmişti. Üzgündüm… Kendimi dizilere verdim, çoğunu şuursuzca izliyordum ki, onlarla tanıştım. Gece yarısı veriliyordu dizi ve bir baktım ki ben bütün gün akşam olmasını bekliyorum. Özellikle internet üzerinden izlemek istemedim, işin içine biraz heyecan katmak istedim sanırım. Her gece terapi seansı gibi geçiyordum televizyon karşısına ve kadınların dünyasında kayboluyordum.

Üniversite bitmişti ama iş bulamamıştım, bir senedir evdeydim. Sevdiğim de gitmişti. Kendimi umutsuz ev kadını gibi görmeye başlamadan önce şehir kadınları ile tanışmam hayat verdi hayallerime. Yüksek lisans başvuruları açıldı, katıldım, kazandım.

O sıra bir baktım “Sex and The City Movie” onu da izleyiverdim. Gördüm ki, sevenler zor da olsa kavuşuyor, sevdiğimi beklediğim günlerime ışık oldu. Hatırladım ki, kadınlar çalışınca harikalar yaratıyor, yeni bir okula başladığım günlerime hız verdi. Bildim ki, arkadaşlıklar kadar değerli bir hazine yok onlar her an bizimle, can dostlarımla görüşemediğimiz günlerime teselli oldu.

Bir sene bitti. Sevdiğimin gelmesine çok az kaldı, okulumun ilk senesi bitti, can dostlarımdan birinin farklı bir hayata geçişini kutladık. Bu dönemde Carrie, Miranda, Samantha ve Charlotte benimleydi. Hepsinden bir parça güç veriyordu yaptıklarıma. Carrie ile yazıyordum, Miranda ile öğreniyordum, Samantha ile güzelleşip, Charlotte ile sevdiğimi bekliyordum.

Onlar benimleyken ikinci filmlerinde onları yalnız bırakmak bana yakışmazdı. Tek başıma gittim, izledim ve kim ne derse desin, ben filmi beğendim. Varsın dizinin başında sergiledikleri güçlü  kadın imajından sıyrılıp imajı güçlü kadınlara dönüşmüş olsunlar, varsın dizi reklamlarla dolu olsun, varsın kurgusu kötü, heyecanı az olsun. Ama zaten bu bir kadın filmi değil mi? Bu bir devam filmi değil mi? Hayatımız hep böyle aynı mı devam ediyor sanki, sürekli aynı rutinde mi ilerliyoruz. Bazen bir film sadece bir film olmuyor. (Freudçular hemen aklınıza başka şeyler gelmesin)

İzlediğimden mutlu olarak ayrıldım sinema salonundan, yüzüm gülüyordu, sevdiğim dönüyordu, okulum ilerliyor, işim benim olmak üzere çok yakınımda beni bekliyordu ve sahip olduklarım bana yetiyordu... 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...