31 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni yıl

Yıl yeni ama en güzel dilekler klasik olanlar... 

Yeni yıl, sizlere sağlık, mutluluk, huzur, başarı ve sevgi getirsin. 
2012 her senenin başında hissettiğiniz umutlarınızı çoğaltsın, yeni hayallere yer açsın. 


Sizi seviyorum iyi yıllar!!!

29 Aralık 2011 Perşembe

Facebook


Fesleğen de artık Facebook'lu oldu. 

Baktım sevgili blogum Facebook'ta yok hemen kolları sıvadım ve kendisine bir sayfa açtım. 
Henüz çok taze, inşallah sizlerin de desteğiyle büyüyecek. 

Bütün eski yazılarımı arşivledim, albümlerden onlara da kolayca ulaşabilirsiniz. Bekliyorum ;) 

Facebook sayfası için tık tık. 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Hayır

Bazen "Hayır" demek ister insan.
Yapamam, gidemem, gelemem demek ister.
O zaman yumuşatılır hayırlar.
Önce renkleri siyahtan griye çekilir, pembe çerçeveler çizilir ki yansıması da pembe olsun. Sonra da bir anda söyleniverir, grilerin pembelerin arasında "hayır" arada kaynasın istenir.


Kimi zaman görülür ki karşı taraf gayet rahat, sen hayır demişsin, evet demişsin umurunda değil. Kendine kızarsın bir hayır demek için kendini bu kadar sıktığın için. 
Kimi zaman bir bakarsın ortalık kaynıyor. Ne o alt tarafı hayır demişsin, kendine kızarsın hayır dedin diye. 
Kimi zaman sen hayır dersin karşı taraf rahatlar. Meğer o da senin hayır demeni beklermiş. Kendine kızmazsın hayır dedin diye yoluna bakarsın. 

Zaman gelir demen gerekir,
Bence çekinmeden söylenmelidir...

26 Aralık 2011 Pazartesi

23 Aralık 2011 Cuma

Like a Virgin

Sabah çıktım evden durağa yürüyorum. Karşıdan karşıya geçeceğim de bir gariplik var. Müzik sesi geliyor bir yerden. Bakınıyorum ilk başta göremiyorum sonra dikkatimi gri bir Toyota Yaris çekiyor. Aaaa arabadan eneri fışkırıyor. O sırada karşıya geçiyor yolun ortasında duruyorum. Evet oradaki gri arabanın içinde bir kadın açmış müziğin sesini sabah neşesizlerine inat kendi kendine eğleniyor. "Like a virgin" çalıyor, kadın söylüyor, oynuyor, tempo tutuyor. Ben gözlerim kadında durağıma doğru ilerlemeye devam ediyorum ama yakın bir yerlerden de duyuyorum şarkıyı. O kadının güzel enerjisi geçiyor bana "Like a virgin, touch for the very first time, like a virgin, when your heart beats next to mineee...." diye ufak hoplamalarla başlıyorum güne... 


Bu sabah Kozyatağı civarında enerjisiyle ışıldayan kadın teşekkür ederim... 

21 Aralık 2011 Çarşamba

Cefa=Deva

Dolanıyordum sayfalarım arasında, bir o yazımı okuyordum bir bu yazıma takılıyordum. Kendimi okuyordum, sayfa sayfa dökülüyordum. 


Bir sayfa çıktı önüme, başlığını hiç hatırlamıyorum. Ne zaman yazmışım farkında değilim. Okudum diğerleri gibi. Şaştım kaldım. Şu anda duymaya ihtiyacım olanları söylüyordum, uzun zaman önce söylemişim. Sanki bu gün açayım da okuyayım diye yazmışım o günden hazır etmişim. 


Bu daha önce de olmuştu. O zaman sevdiğim beni benim cümlelerimle alt etmişti. Şimdi de kendi kendimi kendi cümlelerimle alt ettim. 





Karşıma çıkan son yazıda da dediğim gibi her şey bende gizli.

Cefa da, deva da benim...

20 Aralık 2011 Salı

Sevdiklerim #2


Serinin ikinci bölümü ile karşınızdayım. Aklıma gelen, gün içinde not aldığım sevdiklerime devam ediyoruz. 

  • Çikolata ve çikolatalı tatlıları yemek, 
  • Doğaya kaçmak,
  • Köpekler,
  • Hayvanlar,
  • İnekli, inek desenli her şey,
  • Su, gerçek limonlu soda, limonata ve şalgam içmek,
  • Limon,
  • Ekşi olan her şey, 
  • Pembe,
  • Beyaz,
  • Gri,
  • Siyah, 
  • Parmak arası terlik,
  • Yolculuğa çıkmak, 
  • Turist olmak, 
  • Yan gelip yatmak,
  • Kırmızı ruj, 
  • Gelincik,
  • Papatya, 
  • Kanlıca yoğurdu yemek, 
  • Beyaz şarap içmek, 
  • Kırtasiyeler,
  • Cam 


19 Aralık 2011 Pazartesi

Pembe gönlüm sende

2012'ye pembe girmeye karar verdim. 
Ne zamandır sebepsiz bir şekilde benden uzaklaşmıştı pembe, onu tekrardan hayatıma sokmaya karar verdim. 


Bu yıldan pembe mutluluklar, 


Pembe sevinçler, 


 Pembe huzurlu zamanlar istiyorum...


Ben yeni yıla pembe giriyorum. 
Siz renginizi seçtiniz mi?

16 Aralık 2011 Cuma

Sevdiklerim #1

İki önceki postta da adı geçen Serrose, aktif bir blogger olarak sürekli yeni şeyler üretiyor, izleyicilerine hep güzellikler sunuyor. Onu okumanın en güzel yanlarından biri de bir sürü seriye sahip olması.(Almayacağım, instagram ile pazartesi, Japonya Sokakları, Japonya'da Tabelalar, Pazar Fotoğrafı, Tükettim, Yediğim içtiğim, Sevdim/seviyorum)Onun bu serilerini okumaya bayılıyor ve hep "ben de yapsam bir seri, ne tatlı oluyor" diye düşünüyordum. Yanlış anlaşılmasın o yaptı ben de yapayım diye değil, ben öyle seri halinde ilerlemesini sevdiğim için yapmak istedim. Yapmak istedim de bir türlü böyle sürüp giden konu yaratamamıştım. 


Bu gün de birden aklıma sevdiğim şeyleri yazmak geldi. Başladım sıralamaya. Yayınlayayım dedim önce, sonra hepsi bitsin yayınlarım dedim. Ama o anda şimşekler çaktı beynimde "seri yapsam ya ben bu konuyu" dedim. Böylelikle ilk serimi başlatmış bulunuyorum. Daha önce kendimi "-İ Halim" ile tanımlamıştım. Şimdi ise günlük hayatta sevdiklerim var. 
Karşınızda plndrkn'nin sevdikleri; 

  • Jazz dinlemek,
  • Kahve içmek, 
  • Kitap okumak, 
  • Yazı yazmak,
  • Sinemaya gitmek,
  • Yabancı dizi izlemek, 
  • Makarna, pizza, cheesecake, dondurma, et, tavuk, balık yemek, 
  • Sarımsaklı yiyecekler, 
  • Erimiş kaşarlı yiyecekler,
  • Şehir, 
  • Şehir ışıkları, 
  • İstanbul, 
  • Kız kulesi,
  • Dekorasyon, 
  • Deniz, 
  • Kum, 
  • Kar, 
  • Gök gürültüsü, 
  • Fırtına,  
  • İnternet
  • Teknoloji,
  • Blogum, 
  • İzleyicilerim.

Şimdilik karışık listem bu kadar bakalım seri ilerledikçe neler keşfedeceğim kendime dair... 

15 Aralık 2011 Perşembe

15 Aralık 2011

Ben bu günü çok sevdim!
Bu günü 15 Aralık 2011'i! 


Neden sevdim, ne oldu da bu güne böyle bağlandım bilmiyorum ama üzümünü ye bağını sorma demişler. Ben de o yüzden soruşturmuyorum mutluluğumu...

Mutluyum ya gerisi boş... 

Hatta sabah beni alsın diye bekleyen otobüse binince, beklediği için şoföre teşekkür edeyim derken ağzımdan kocaman bir "Günaydın!" çıktı. Ama ne günaydın sanırsın az önce içime bir kelebek kaçtı da onun mutluluğunu otobüsle paylaşmak istiyormuş gibi. Tabi çok sevgili hayatından bezmiş otobüs şoförümüz yüzüme baktı ve vitesi attırarak aracı kaldırdı. Ben de yüzümdeki gülümsemeyi biraz daha makul bir seviyeye getirerek otobüstekilere döndüm ve arkalara doğru ilerledim. 



Ben mutluyum ya bu gün, siz de mutlu olun.

Gülümseyin bu gün, 
neden olduğunu boşverin sadece dudak kıvrımlarınız kulaklarınıza doğru yaklaşsın yeter... 

14 Aralık 2011 Çarşamba

Beyoğlu Rapsodisi

Her gün işe gidip gelirken yollarda kitap okuduğumdan daha önce de bahsetmiştim. Fakat uzun zamandır kitap alışverişi yapamadım ve elimdeki kitap stoğu tükenmeye başladı. Ben de bu fırsatı değerlendirip yıllardır kütüphanemde duran ama bir türlü okuyamadığım kitapları okumaya başladım.

Hafta sonu bir baktım sevgili Japon gülümüz Serrose instagramdan bu fotoğrafı paylaşmış;


Pazartesi sabahı oldu yola çıkmadan kitaplığın önüne dikildim bir baktım orada annemin kütüphanesinde olduğunu düşündüğüm tanıdık bir yüz var. Evet Beyoğlu Rapsodisi!


Kitap 2004 yılında alınmış o gün bu gündür o ev senin, bu kütüphane benim dolaşıyordu benimle. Sonunda hakettiği değeri kazandı ve tarafımdan okunmaya başlandı.

Serrose 33. baskıyı okuyor benim kitabım ise 11.baskı (fotoğrafta çıkmamış ama). Aralarında 22 baskı olmasına karşın iki kitap şu anda aynı zamandalar, eş zamanlı hayatların bir parçası oldular...

Bir de İnternete yasaklar getiriliyor, saçma yasaklarla iletişim özgürlüğümüz kısıtlanmaya çalışılıyor oysa ki İnternet olmasa böyle tatlı paylaşımlar olur muydu? Düşünün Japonya'da bir Türk yaşıyor ve okuduğu kitabı paylaşıyor. Türkiye'de yaşayan diğer Türk gidiyor yıllardır yüzüne bakmadığı kitabı okumaya başlıyor. Dünyanın iki ucundaki iki insan aynı anda aynı kitabı okuyor. Bu tabi ki her an olan bir durum ama bunun farkında olmanın tadı bir ayrı güzel.

Turkcell'in dediği gibi "hayat paylaşınca güzel!"

Yeni kayıt


Unutmuşum bu tuşu... 

Yaşarken neleri kaydediyorum ama buradan yeni bir kayıt açmayalı 12 gün olduğunu görünce şok oldum... 

                          En kısa zamanda görüşelim diyorum ben, siz ne dersiniz?




2 Aralık 2011 Cuma

Replik

Babam hep şöyle derdi;

"Asla yaptığımız şeylerden değil, yapmadıklarımızdan pişmanlık duymalıyız. Ama ben çocuğumu aldırdım. Bu nedir hiç bilmiyorum..."


Katie Marks,
All Good Things (2010)


1 Aralık 2011 Perşembe

Çok kıskanıyorum

Sabahları köprünün üzerinden her geçişimde kafamı kitabımdan kaldırıp o muhteşem manzarayı seyre daldığımı daha önce de söylemiştim sanırım. Hava açık ve güneşli ise içime ışık doğuyor, kapalı ve puslu ise enerji doğuyor, sisli ise kıskançlık doğuyor. Neden mi? Çünkü hava böyle kapalı, sisli olduğu vakitlerde boğazdan daha çok balık çıkıyor kanımca ve Kuruçeşme'nin önü minik balıkçı sandallarıyla doluyor. Aman onları nasıl kıskanıyorum ben. Sabah sabah dünyanın en güzel manzaralarının birine dahil oluyorlar, manzaraya bakmıyor, manzaranın kendisi oluyorlar. Güzel İstanbulumun orta yerinde minik sandallarında balık tutuyorlar. Bundan büyük mutluluk olur mu? Onları her gördüğümde o an yaşadıkları huzuru, mutluluğu, sakinliği ve dinginliği içimde hissediyorum. O an orada olsam, onlarla beraber ellerim balık koka koka keyif yapsam diyorum...

30 Kasım 2011 Çarşamba

Neden

Nedensiz işler yapasım var. Yaptığım şeyin bir dayanağı, bir nedeni, sebebi olmasın. Nasıl olurdu? 

Denediniz mi siz daha önce böyle nedensiz bir şeyler yapmayı? Ben denemedim sanırım. Yaptığınız şeyin sonucunda "neden?" diye sorulunca "canım istedi ondan/bilmem" gibi cevaplar sayılmıyor. "bir anda içimden geldi/bir sebebi yok" gibi cevaplar kabulüm. 

Nedensiz ne yapsam acaba? Önceden düşününce nedensiz de olmaz değil mi? Bu sefer bu yazıya cevaben bir nedenim olur yaptığım için. 
Garip oldu... 

27 Kasım 2011 Pazar

2012 Gelmeden

2011 benim için öyle hızlı geçti ki hayatımı değiştirdiğim bu yılı ileride nasıl hatırlayacağım çok merak ediyorum. Mutluluk ve heyecan hissediyorum şu anda bakalım yıllar sonra neler dolacak kalbime "2011" dendiği zaman...

Geleceği merak etmeyi bir kenara bırakırsak bu güne dönersek karşımıza kocaman bir yapılacaklar listesi çıkıyor. Listeyi buradan paylaşmayacağım çünkü şu anda benim için önemli olan o listenin maddelerinden çok o maddeleri tek tek listeden silebiliyor olmak. Kendime dair eleştireceğim bir şey varsa aklıma ilk gelen bu erteleme huyum. Nasıl pis bir huy, nasıl kötü bir alışkanlık. Kurtulmak için üzerine çok oynuyorum ama halen istediğim kıvama gelemedim. Bakalım kısmet inşallah bir gün yapacaklarımı ertelemeden ilk dakikadan harekete geçeceğim.

Listeden maddeleri silmeye başladım bu arada. Bir madde gitti, ikinci bir madde için ilk adımlar atıldı önümüzdeki hafta sonu silinmiş olacaklar, sonrasında ise iki tanecik şey kalıyor. Onları da hallettim mi, bir hafif gireceğim 2012'ye, bir rahatlayacağım. O halimi düşündükçe motive oluyorum.

Bu sene daha süslemelere başlamadığımız için 2009 yılbaşı hazırlıklarından bir kesit gelsin... Böyle gülümseyen balonlar sarsın her yanınızı, balonlar patladıkça mutlulukla dolsun içiniz...


22 Kasım 2011 Salı

Uzun zamandır ilk defa

Uzun zamandır ilk defa bu gün derin bir "oh" çektim. Aylardır beri içimi kemir kemiren beni huzursuzluklardan huzursuzluklara sürükleyen konu tatlıya bağlandı.

Kuşlar kadar hafifim ve mutluyum...

Haydi bir kere daha ohh!

19 Kasım 2011 Cumartesi

Cumartesi planı

Bu gün için heyecan verici planlarım var...

Önce yataktan çıkmayı becericem, sonra başımın ağrısına çözüm bulma ümidi içindeyim. Bir sonraki adım olarak evi temizlemeyi uygun görüyorum. Sonrasında da ortalığa bir çeki düzen verdim mi geriye sadece bütün hafta hayalini kurduğum poğaçaları yapmayı denemek kalıyor...

En keyiflisi en sonda poğaçalarıma ulaşmak için ilk adımımı atıyorum ve evli, çalışan ama evini ihmal etmemek için çırpınan gelin moduna geçiyorum...

Göksu'cuğumun yaptığı ve koridorumuzda bize neşe veren sürprizden enerji alarak cumartesimi yaşamaya başlıyorum...

Hepinize iyi haftasonları!!!


15 Kasım 2011 Salı

50 kuruş

Akşam eve dönerken otobüste önümde üç kız vardı. Belli ki okuldan dönüyorlardı. Bıcır bıcır konuşuyor, sürekli gülüyorlardı... Sonra bir tanesi babasının söylediği marka suyun 50 kuruş daha fazla olduğu için babasına "sen bizi sudan batıracak mısın?" dediğini anlattı arkadaşlarına. O hesabı yapılan 50 kurusun ne kadar değerli olduğunu hatırladım, o 50 kurusun ne kadar anlamlı olduğunu hatırladım... O 50 kuruş çok şey anlattı bir anda bana... Ne güzeldir o kuruşların hesabını yapmak, ailenin yolladığı parayla geçinmeyi öğrenmek, ne güzeldir hayatın gerçekleriyle arkadaşlarınla beraber tanışmak... Özlemle izledim onları, kollarından tutup demek istedim ki "beraber olduğunuz her günün kıymetini bilin, bu günler bitmeden keyfini sürün, ileride kendi paranızı kazandığınızda bile öyle özleyeceksiniz ki bu kuruş hesaplarını yaptığınız günleri, uyumayın sadece yaşayın..." Demedim... Bölmedim o güzel hallerini, sadece diledim ki benim özlediğim zamanlardan güzel olsun onların zamanları...

14 Kasım 2011 Pazartesi

Biz hepimiz farklıyız...

Bu gün eve dönerken herkesin birbirinden ne kadar farklı olduğunu düşündüm... Her anne, her hamile, her evlilik, her öğrencilik... Herkes kendince yaşıyor, herkesin hayatı yaşaması farklı...

Aslında o kitaplarda anlatılanlar nasıl klişe nasıl sıradan... Birilerinin yaşadığı kendince doğrularından ötesi değil... Okumak güzel tabi farklı bakış açılarıyla tanışmak kadar zevklisi yok...

Bu gün farklılığın güzelliğini icimde hissettim. Her zaman tek doğru olmadığı çünkü tek doğru olamayacak kadar zengin oldugumuzu bir kez daha hissettim...

11 Kasım 2011 Cuma

Var mısın?

Seninle daha önce hiç olmadığımız yerlerde olsak, hiç duymadığımız sesleri duysak, hiç tatmadığımız tatlarla tanışsak, dokunmadıklarımıza dokunsak, görmediklerimize baksak... 

Hiç gitmemiş olsak oralara, ilk defa keşfetsek... 
Beraber yapsak, yaparken biz olsak... 
Güzel olmaz mı? 


Smitty Werben Yager Man Jensen, he was #1!

Gelir misin benimle? 
Gider miyiz gidilmemiş yerlere?

9 Kasım 2011 Çarşamba

Özlem

Hiç görmediğin biri nasıl özlenir seninle öğreniyoruz...

Ata'm seni çok özlüyor ve saygıyla anıyoruz...




1 Kasım 2011 Salı

Ödüller yarışmalar kazanımlar

Sevgili okuyucularım, 

Ben taaa 12 Ekim'de Bumerang Ödüllerine kaydolmuştum. Ne var ki sizinle paylaşmayı atlamışım. Kategoriler biraz değişik geldiği için en uygun olarak "En Sosyal Blog" kategorisinde katıldım yarışmaya. 

Hani diyorum şu linke tıklasanız ve bana oy verseniz nasıl olur? Bence güzel olur... 

Şimdiden çok teşekkürler!!!

Her an



Her an olmak istediğimiz yerde olamamak ne acı!



Geliyorum

Üst üste gelen üzücü olayların etkisinden yavaş yavaş sıyrılıp daha normal hissetmeye başladığımız şu günlerde, ben de değişik konularla dönmeyi hedefliyorum... 

Üzerinde çalıştığım çok günlük bir konu var, çok yakında sizlerle olacak... 
Paylaşmak için sabırsızlanıyorum...

24 Ekim 2011 Pazartesi

İki torba

Geçtiğimiz hafta şehitlerimiz için ağlarken yapabileceklerimiz sınırlıydı... 
En fazla tepkimizi ortaya koymanın farklı yollarını deneyebiliyorduk... 

Bu haftanın derdine derman olanlara ortak olabiliyoruz. Geçmiş tecrübelerimizden edindiğimiz haklı bir çekingenliğimiz var. "Yaptığım yardım gerçekten ihtiyacı olanların eline ulaşacak mı?" diye sormadan edemiyoruz. Yollayacağım battaniye gerçekten mağdur birini ısıtsın istiyorum, haksız olduğumu da düşünmüyorum. 

Depremi öğrendiğimden beri içime sinen bir yardım eli aradım, ben kendimce güvenebileceğim birilerini buldum. Siz de arayın bulun ve mutlaka bir şeyler yapmaya çalışın. 

Unutmayın bizim iki adımlık markete gidip alacağımız iki torba malzeme bile orada çok kıymetli şu anda... 

23 Ekim 2011 Pazar

Neler oluyor bize...

Neler oluyor bize canım ülkem? 
Daha şehitlerimizin acısı soğumamışken başka bir acıyla sarsıldık. Kelimenin tam anlamıyla sarsıldı Türkiye... 

Hani şehitlerimiz için birilerini suçlayıp kendimizce vicdanımızı rahatlatıyoruz ama depremin acısı için kimden alacağız hıncımızı? Allah sabır versin hepimize... 


Daha önce dediğim gibi oturmayalım yerimizde, yardım etmenin çok yolu var birini kullanalım...

Yardım etmek için adres ve telefonlar...

21 Ekim 2011 Cuma

Olmadı

Daha fazla susamadım... Olmadı... Halen yastayım değişen bir şey yok, hatta konuşmaya başlamamın sebebi artık yasta olmayanlar... 

Yine unuttuk, her zaman unuturuz, her zaman da unutacağız. Ne yazık ki bunun farkındayım, hayatı anlamaya çalışıp olduğu gibi kabul etmeyi tercih etsem de bu konuda unutmayı kabul etmek istemiyorum... 

"Hayat devam ediyor." demek istemiyorum çünkü orada 24 (ya da 26 ya da 86) tane canın hayatı devam etmiyor. Ne olur sanki tepkimizi 24 saatten daha fazla sürdürebilsek? Ne olur sanki sosyal medya propagandalığına  sığınıp destek için çıkıp yürüyüş yapmak yerine akşam evimizde dizi izlemesek? Yürüyüş yapınca o canlar dirilmiyor ya da bu terör bitmiyor tabi ki... Keşke öyle olsa... Ama birlik olmak fena mı? Beraber duygularını ortaya koymak fena mı? 

Dünden beri unutuyoruz diyordum, bu sabah unuttuk dedim. Evet unuttuk. 24 tane canımız gitti ve biz unuttuk bu kadar çabuk... 

Biz ki onlara değer verdiğimizi söylerken unutuyorsak o vicdansızlar haksız mı olur? Biz ki sosyal medyada çığırıp dururken yerimizden kalkıp gövde gösterisi yapmazken o ahlaksızlar gövde gösterileri ile karşılanınca haksız mı olur? 

Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün... Kahvehanelerde oturanların yıllardır oturdukları yerden memleketi kurtarmalarıyla dalga geçerken, biz bilgisayar başında konuşurken onlardan farksız mıyız?

19 Ekim 2011 Çarşamba

Yastayız

Yasta olmalıydık su anda, ulusal yas ilan edilmiş olmalıydı, olmadı... Olsun biz yastayız, biz farkındayız...

Chilek demiş ki, Pazartesi'ye kadar post yapmayalım... Sonuna kadar katılıyorum... 

Bu blog yastadır, Pazartesi'ye kadar kapalıdır, Pazartesi görüşürüz...

18 Ekim 2011 Salı

Nasılmış bir bakalım

Bu aralar aklımı blogumla bozdum diyebilirim. Yatıyorum blog, kalkıyorum blog. Hatta yetmiyor rüyamda bile blog var. Size belki bu kadar yansımıyor ama emin olun blogumun aşkıyla sarıp sarmaladım kendimi... (Sevdiğim merak etme senin yerin hala birinci sıra) 


Cumartesi akşamı güzel bir insanın doğum günü sebebiyle güzel insanlarla beraber güzel bir akşam yaşadım. Güzel insanlardan biri demesin mi "Ben de senin blogunu takip ediyorum." diye. O an sevincimi çok iyi yansıtamadım hatta bir de üzerine kızardım. "Ne hakkında yazıyorsun?" dedi blogumdan habersiz başka bir güzel insan. "Her şey hakkında, daha çok hayattan çıkarımlarım..." diyebildim. Bu konu bana ne zaman sorulsa böyle diyorum ama bu cevap kimseleri tatmin etmiyor sanki. Geçen gün de sevgili Japon gülümüz Serrose, Styleboom ve Pucca'nın katıldığı daha doğrusu katılmaya çalıştığı Okan Bayülgen'in programında da Cengiz Semercioğlu kısaca şöyle dedi; "Blog yazarları artık çok kıymetli, özellikle bir konu üzerinde uzmanlaşmak ve onu paylaşmak önemli." İşte benim blogumla ilgili en büyük sorunsalım. Daha öncede yaşamıştım bunu ve sonunda "Her şey hakkında hiç bir şey" olarak belirlemiştim blogumun konusunu... (Bu konuya dair bir yazım olması gerekti ama bulamıyorum.) Bu cümlenin çok güzel tanımladığını ama iyi anlatamadığını düşünüyorum. 



Blogumla iç içeyim bu aralar... Sürekli yeni konular, yeni fikirler üretiyorum. Bir blog yazarı olarak bir değişim geçiriyorum. Acaba bu değişim sayfamın tasarımına yansımalı mı?, bahsettiğim konular daha somut mu olmalı?, blog yazarı olmamı ne kadar değerlendirebilirim? gibi bir sürü yanıtlanmayı bekleyen soru var aklımın içinde... 


Şimdi de bu yazıyı ileriki bir saate kuracağım ve daha öncesinde hiç kullanmadığım bir özelliği deneyeceğim. Bakalım nasıl bir hismiş, ben başında yokken yazılarımın sizlerle buluşması... 

16 Ekim 2011 Pazar

Ben böyle

Ben bu uygulama ile twitter'dan 140 karaktere mahkum olana kadar post girer dururum gibi geliyor bana...

Bunlar da bizim evimizin sevimli hareket kaynakları demek isterdim size ama kendileri biraz utangaç, hepsini böyle birarada yakalamak pek zor oluyor...

Evet evet sevdim ben bu yeni uygulamayı, artık evde oldugum her an sizinle bağlantı halinde olacağım...

iPad denemesi :)

Son zamanlarda daha az yazı yazdığıma dair duyumlar alıyordum. Nedenlerini sıraladıktan bir kaç dakika sonra sevdiğim çözümle karşımdaydı, sürekli elimizin altındaki ipadimize gerekli uygulamayı indirerek benim sizinle daha rahat iletişime geçmem için yardımcı oldu. Her ne kadar uygulama sadece iPhone uygulaması olsa da şimdilik is görecek gibi duruyor...

Bu post da uygulamanın nasıl işlediğini görebilmek için deneme amaçlı yazılıyor. İlk izlenimim su ki böyle dokunmadık ekranlar uzun yazılar yazmak biraz zor olacak gibi, hani diyorum ya "aklimdakilerin ve kalbimdekilerin klavyedeki tuslarla buluştuğu yer" diye sanki bu sekilde o hissi yakalayamacakmisim gibi... Bakalım deneyip göreceğiz, alışacağız...

Beni düşünüp hemen sonuc bulduğun ve ben bu denemeyi yaparken kahvaltı sofrasını topladığın için çok teşekkürler sevdiğim...

Şimdi de resim eklemenin nasıl olduğunu anlamak için konuyla tamamen alakasız bir görsel ekleyelim bakalım...

11 Ekim 2011 Salı

Öğle Tatilinden Kısa Kısa


Bu aralar sabah akşam buraya yazacağım yazıyı düşünüyorum. Kafamda birikenlerin sizlerle paylaşmaya yeter olduğuna karar verdiğimde yazı karşınızda olacak... Şehrin içinden günlük bir gözlem yapıyorum bakalım sizler ne kadar katılacaksınız?

Ayşe Arman bu günkü yazısında eniştesinden Antepliler'in sevdikleri için hayır duası ederken "Kaygısız ol" dediklerini öğrenmiş. Sabah okurken benim de çok hoşuma gitti ve Ayşe Arman'ı okumamayı tercih eden geniş bir kesim olduğunu bildiğimden bu tatlı anektodu kaçırmayın diye paylaşmak istedim.

Evde düzenimi oturtmaya başladım pek mutluyum. Yemek ve temizlik işleri biraz daha düzene girdi ve daha az yormaya başladı ama ütüye hala alışamadım...

Sağlığım yerinde korkulacak endişelenecek bir durum yok. İlginiz için teşekkürler...

İşlerim biraz daha yoğun, bu da bir çok kişinin aksine beni daha motive ediyor.

Blogumda uzun zamanlar geçirmek istiyorum... Düzenlemek istediğim yazılarla ilgilenmek, izlediğim blogları sınıflandırmak, farklı zamanlarda gördüğüm leziz yemek tariflerini hangi bloglarda gördüğümü toparlamak sonrada o yemekleri yapmak istiyorum...

Tezime başlamayı planlıyorum. Tezimin konusu aslında sürekli içinde olduğum bu blog dünyası. Sevgili blogger arkadaşlarım teze başladığım zaman yardımlarınızı bekliyor olacağım şimdiden duyurayım...

6 Ekim 2011 Perşembe

Potansiyel

Kendimde büyük bir potansiyel görüyorum. Yok öyle hemen "Ne güzel" demeyin çünkü bu "hastalık hastası olma" potansiyeli. Sevimsiz bir farkındalık hali. 


Hani vardır ya yaşadığı şehrin doktorlarının haritasını çıkaran, hepsi hakkında fikir sahibi olan insanlar. İşte onlardan çok korkarım ben. İnsanın karşısında kızdığı şey aslında kendinde kızdığı şeymiş ya, onun gibi bir durum bu da.  


Yok daha İstanbul'un doktor haritasını çıkarmadım, öyle de bir niyetim yok. Hatta çevremdekiler benim sağlığım konusunda gamsız olduğumu bile düşünüyor olabilirler çünkü bir şikayetim olduğunda bana "Doktora bir git göster." veya "İlaç iç." dediklerinde genelde "Yok yok gerek yok, biraz daha bekleyeyim, geçmezse giderim" derim. Genelde de geçer... Bazen ise kimseye bir şey demem, işte o zaman korkun benden. Çünkü o zaman kesin saçma bir belirtiye takılmışım demektir. O zaman sessiz sessiz bir doktora gözükür, durumun ciddiyetini öğrenir ve öyle çıkarım çevremin karşısına. Kimisi en ufak bir şikayetinde doktora gitmesine rağmen benim durumumu "önemsiz" olarak nitelendirip geçiştirir o zaman o kişiyi durumun "önemli" olduğuna ikna etmeye çalışırım çok da gerekliymiş gibi. Kimisi çok önemser bu durumumu bu sefer de o kişiyi durumun "önemsiz" olduğuna ikna etmeye çalışırım. Anlayacağınız bu konuda kafam çok karışık... Nabza göre şerbeti farklı bir şekilde yorumluyor böyle zamanlarda...


Aynı zamanda doktor seçimine çok önem veririm. Benim için profesör olup olmaması bir kıstas değildir. Benim durumum karşısında empati yapmıyorsa, bana açık açık konuyu anlatmıyorsa isterse Hipokrat gelsin yine sevmem o doktoru. Ben konuşan, anlatan doktor severim. O'na güvendim mi, en önemli hastalığıma "önemli bir şey değil bu." desin yeter benim için, dinlerim sözünü... 


Şimdi niye böyle uzun uzun anlattım bu konuyu söyleyeyim. Bu aralar takıldığım bazı şeyler oluyor vücudumda, daha önce önemli olduklarını düşünüp kısaca bahsettiğim doktorlar hiç önemsemediler konuyu ve "git sen bu konuyu bir de şununla görüş" demediler. Ben de gidip görüşmüyorum, hani hastalık hastası olmayacağım ya o yüzden. Bir yandan gün içinde ara ara beni yoklayan bu durumdan rahatsızım ve bir gariplik olduğunu hissediyorum. Bir yandan da konuyu büyütmeyip, önemsemeyerek kendimce korunuyorum. Şu sağlık söz konusu olduğunda okumuş kör cahil gibi davranabiliyorum...


Gizli hastalık hastasıyım sanırım ben... Potansiyeldi gerçek oldu... 
(Şimdi baktım da, bir de uzun yazmışım ki... Umarım bu cümleyi görene kadar sabredip okumuşsunuzdur)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bir şeyler oldu bir şeyler doğdu

En son gittiğim yerlerden birinde bir şeyler oldu ve ondan sonra benim içime bir şeyler doğdu... Olan şeyin olumlu mu olumsuz mu olduğu tartışmaya açık ama doğurduğu şey kesinlikle olumlu doğdu... 
Sonunda benim de gerçekten inandığım bir hedefim oldu! 

29 Eylül 2011 Perşembe

Bize İyi Kalbin Gerek!


Sosyal medya yine iş başında! Blog yazarları kafa kafaya vermişler ve çok güzel bir projeye imza atmışlar. Hepimizin bildiği ve düşünmekten kaçtığı bir konuyu almışlar bir güzel projelendirmişler. 

"Sosyal Medya Ön yargıya Karşı" demişler ve 20 blogger bir araya gelmişler, M.A.C. tarafından kırmızı kurdelelerle süslenmişler ve Dilan Bozyel'in objektifine poz vermişler. Konuyu farklı açılardan ele almaları özellikle en çok hoşuma giden kısım oldu...
SorumluBlog: Bize İyi Kalbin Gerek” Fotoğraf Sergisi, M.A.C Kozmetik Ana Sponsorluğunda 1-15 Ekim Tarihleri Arasında Taksim Metro İstasyonu yürüyen bantlar katında ziyaretinize açık...
Çözümsüz değil! 1996’dan bu yana tedavisi var!
HIV öpüşmek, elele tutuşmak, aynı bardak/kaptan yiyip içemek, aynı banyo ve tuvaleti kullanmak, kondom kullanarak sevişmek, aynı kuaföre gitmek, aynı objelere dokunmakla bulaşmaz. Kısaca aynı sosyal yaşamın içinde birlikte yaşamaya ve paylaşmaya engel değildir.
HIV pozitiflerin en büyük sorunu toplum ve sevdikleri tarafından dışlanmak ya da dışlanma korkusu yaşamaktır. Tedavisi olan bir hastalığa rağmen pek çok HIV pozitifliyi bu önyargılar, izole etme ve yalnızlaştırma öldürmektedir.
Projeye Katılanlar : Pucca, Ceri Levis , Onur Yuksel, Koray Caner, Serapla Moda, Zet Fashion, Cindrella Under The Umbrella, Moda Cadısı, Modenise, Atgotten, Kim Lan Bu Hayatimin Erkegi, Pipi Disko, French Oje, Twitdayı ,Can Direkli, Alışveriş Cini, Fashion By Siu, Bilun Şen, Stilize, Styleboom, Miray Uçar

HIV/AIDS ile ilgili doğru ve detaylı bilgi almak için:
Sorumlu Blog Projesi ile ilgili ayrıntılı bilgi almak için:

Ayrıca Twitter'da  #bizeiyikalbingerek diyerek ve konuyu blogunuzda/facebook hesabınızda paylaşarak projeye siz de destek olabilirsiniz.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Nasıl başlamalı bilmiyorum...

Söze nereden başlamalı bilmiyorum.
Kısa ve öz olsun istiyorum.
Sizi ihmal ettiğim için özür dilerim.
Bir yanım sürekli sizi düşünse de bir yanım nedenini tam olarak çözemediğim bir şekilde sizden uzak durmak istiyor.
Sizi kırmak ya da üzmek istemezdim.
Ne kadar görmek, anlatmak, göstermek istesem de sizinleyken hissettiğim ve uzaklaşmak istediğim bazı duygular beni sizden ayrı koyuyor.
Bir değişiklik beklediğim için değil sadece artık hemen her gece rüyalarımda daha az mahçup hissederek uyanmak istediğim için geliyor bu satırlar...


Bu mesajın sahipleri kendilerini biliyorlar, bu mesajın sana olduğuna inanmıyorsan emin ol sana değildir. 

20 Eylül 2011 Salı

İnanmayın


“Günlük hayatın gerçekleri”
Lafına inanmayın
Sadece sizin gerçekliginiz var unutmayın…

19 Eylül 2011 Pazartesi

16 Eylül 2011 Cuma

Ritim Tutalım Hep Beraber

Hayatın bir ritmi var burası su götürmez bir gerçek... 

Müzik kulağım nasıldır bilmem ama ritimleri iyi yakalarım. Bir şarkıyı dinlerken ritmine vurulurum önce, hep aynı giden ritimlerle dans edemem, sürekli değişmeli, kulağıma gelen vurgular... 

Hayatın ritmini de aynen böyle yakalamak gerekiyor işte... Onun bizden kaçtığı yok ya, olsun biz yine de "yakalayalım". O ritmi bulup da kendinizi o ritmin ahengine teslim ettiğiniz zaman hayatın bütün iniş çıkışları bir anlam kazanıyor... Çünkü her hayatın iniş çıkışları var ve ritimler inişler çıkışları olduğu zaman bir anlam kazanırlar... 

Her hayatın kendine özgü bir ritmi var, yani her hayat sahibi bir ritimle yaşıyor. Aslında o ritim hep var ama biz o ritmi fark etmiyoruz, kendi kendimize bir ritim tutmaya çalışıyoruz ne zaman ki düşünmeyi bırakıyoruz işte o zaman senkronize oluyoruz bize özel ritimimizle... Kendi hayat ritminizle senkronize olduğunuzda anlıyorsunuz, o an yaptığınız her ne ise daha anlamlı geliyor gözünüze, duyduğunuz sesler hep orada, kokular hep burnunuzdaymış gibi oluyor ve "İşte hayat bu" diyorsunuz... 

Tatillerde çok kurarız bu cümleyi, o anlarda kendi ritmimiz ile uyum içindeyizdir, ne olursa olur çıkarız o ritimden ve özleriz tatili. Aslında özlediğimiz ne kumdur, ne güneş ne de deniz. Özlediğimiz o senkronize olmuş halimizdir. Güzel geçen bir çok anımızda bu his vardır, sonra iki adım atarız ve o senkronizasyonu arkamızda bırakırız. Adımlarımız ya çok hızlı oluyor ya çok yavaş...

Nasıl bulursunuz ritminizi, bulduğunuz zaman nasıl hep o ritimde kalırsınız işte o kısmını ben de daha bilmiyorum. Ama en azından hayatla senkronize olduğunuzda tadını çıkarın, mümkün olduğunca kendinizi bırakın...

8 Eylül 2011 Perşembe

Neden diye

Sormak istiyor insan bazen ona "Neden?" diye, sonra diyor ki "Onu tanımıyorsun bile"
o zaman tekrar soruyor insan kendine "Neden merak ediyorsun?" diye...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Ev Halim

Evlendim.
Değiştim.
Ne güzelmiş değişmek.
Eskiden duyardım "Bütün gün evdeydim ama çok yoruldum bir dakika oturmadım." diye.
Çok özenirdim öyle olanlara.
Bense tam bir tembel teneke misali bütün günümü oturarak geçirebiliyordum.
Korkuyordum evlendikten sonra da böyle tembellikler yapıp evime yeterince özen gösteremeyeceğim diye.
Önceden de tek başıma yaşıyordum, yani kendi evimdeydim. "Kendi evime geçince yaparım heralde." diye de düşünemiyordum, "Kendi evimdeyim işte yapmıyorum." diye diye kendimi yiyordum.
Ama hayat bana güzel bir sürpriz yaptı.
Tam da o özendiklerim gibiyim şimdi.
Bu gün bütün gün evimdeydim ve oturma fırsatım olmadı.
Temizlik yaptım, mutfak dolaplarımı düzenledim, yemek yaptım, çamaşır yıkadım...
Çalıştım diye nasıl mutlu oldum...
İnsan evlenince değişiyor diyorlardı da inanmıyordum.
Değiştim işte...

Akşam üstü işler bittikten sonra keyifle eserimi izlerken çektim...


18 Ağustos 2011 Perşembe

Aşk Müzikali


Pazar akşamı yazlıktan dönüyoruz. Sevdiğim radyonun sesini birazcık daha açıyor ve "Bak bu şarkının sözleri çok güzel dinle." diyor. 
Peki diyorum ve dikkat kesiliyorum. 
Deniz Seki söylüyor, tatlı bir melodi var ama sözler beni daha vurmadı. 
Sonra "Dünnnyaaa da!" diyor ve arkasından bir kaç saniye sonra ben mest oluyorum. 
Beklenen sözler yerini buluyor. 
O andan beri aklımda hep bu sözler dönüyor...

Şarkıyı sürekli dinlemiyorum ve sürekli söylüyorum. 
Hep burayı, hep bana "yaşa" diyen yeri...



16 Ağustos 2011 Salı

2 Ağustos 2011 Salı

Onaltıtemmuzikibinonbir

Kafamdakini yaratmadan yapmıyorum hiç bir şeyi, bu sefer de zaman geçiyor. Kaç gündür sizlere detayları vereceğim ama "yok fotoğraflar gelsin", "yok zaman bulayım", "sıkışık zamanda yazmayayım", "işte yazmiyim, evde yazayım" derken bir baktım ki zaman akmış gitmiş ben yazıyı bir türlü yazamamışım... O yüzden başlıyorum... 

Tabi ki önce bir davetiye gerekiyordu. Sevgili Göksu'cuğumuz bu şahane sevimli davetiyeyi hazırladı bizler için. Göksu'nun blogunu daha önce duymadıysanız hemen buraya ışınlayın kendinizi... 
Davetiye tam istediğim gibi bize özel ve enerjik oldu. 
Bu arada davetiyeler o kadar bize özel oldu ki, bütün davetiyelerin olmazsa olmazı bir şeyi biz kullanmadık, bulun bakalım neymiş? 
Davetiyelerimiz sağ salim yerlerine ulaştılar ve çok sevildiler...
Fotoğraflarımızı Tuğba Azcan çekti. Buradan bloguna ulaşabilir ve çalışmalarını inceleyebilirsiniz. Bütün bir günümüzü beraber geçirdik ve inanın süper geçti... Gelelim o güne... 

Düğün öncesi heyecanlı ve stresliydim. Ne var ki 16 Temmuz sabahı uyandığımda bir bulut kadar hafif, pamuk şeker kadar pembeydim... Tabi ki önce kuaföre gidildi, saça ilk dokunuşlar yapıldı. Sonra sazı Rıfat aldı ve şahane bir makyajla beni geline dönüştürdü. Rıfat'ı tanımıyorsanız blogunu ziyaret edin derim, kendisi tam da işinin ehli, süper bir mua. (Buradan da anlaşılacağı üzere, blogu olmayanla çalışmam arkadaş)


Sonra tabi ki ayakkabının altına isimler yazıldı... (Burada adını göremeyenler, diğer tekinde de isimler vardı)


Kızlar bana gelinliğimi giydirdiler...


Hazır oldum ve damadı beklemeye başladım. 
Damadımız geldi ama kapılar kapalıydı...


Bindik arabamıza,


Mutluluğa imza atmaya gittik...


Rüya gibi bir gün geçirdik... 
Her şeyin aklımda olduğu ama hiç bir şeyi hatırlamadığım her günden farklı bir gün... 
Sanki her yerde bulutlar vardı, sanki kelebeklerle beraberdik... 


Bu özel günümüzde bizimle olan, emeği geçen herkese çok teşekkürler... 

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Döndüm...

Ben geldim.
Döndüm.
Sizi çok özledim.
Anlatacak öyle çok şeyim var ki, başlayamıyorum.
Ne desem bilemiyorum.
Mutluyum.
Heyecanlıyım.
En kısa zamanda buradayım...

26 Haziran 2011 Pazar

ben ben ben... hep ben.. hep bana...

Gamsız ve bencil insanları içten içe kıskanırdım. Hayatın onlar için ne kadar kolay olduğunu düşünürdüm. Sorunları düşünmeden, kafana takmadan yaşamak, kendinden başkalarını düşünmemek, sadece kendine göre hayatı şekillendirmenin kişi için ne kadar kolay olduğuna inanırdım. 

Hayallerim gerçek oldu. Ben de artık su katılmamış bir bencil oldum çıktım. Hala gamsız değilim hatta şimdi bencilliğimle daha da çok ihtiyaç duyuyorum gamsızlığa. Ne var ki şu anda bir yandan her cümleye "ben" diye başlarken, dünyanın benim etrafımda dönüyormuşçasına yaşarken, "hep bana" derken bir yandan da dertlenmek zor işmiş. 

Ne zaman oldum ben böyle bencil onu anladım. Ama bir baktım biri konuşurken kendimi tutamıyorum, onu dinleyemiyorum, hemen yırtık dondan bir "ben" çıkıyor. Cümlelerime hep "benim de.." diye başlayan düşünceler eşlik ediyor. Sanki herkes "bana göre" plan yapmalı, "benim hislerime" göre konuşmalıymış gibi... 

Böyle olmamalı diyorum. Böyle hissetmek istemiyorum. Ama şu anda aynen de böyleyim. Bari kabullensem bu halimi de ona göre "aman işte ben bencil bir insanım napiyim" desem. Yok öyle de diyemiyorum. Kendi kendime kıza kıza kendimi düşünüyorum... 


O zaman bu şarkı da benden bana gelsin... 

25 Haziran 2011 Cumartesi

Yaz geldi

Yazın gelişi rehavetinden belli oluyor...

Aklımda yazılacaklar, teşekkür edilecekler, cevaplanacak mimler var...
Amma elim gitmiyor, kusura bakmayın. Düşünecek o kadar çok şey var ki aklımda, cümleleri ardı sıra koyamıyorum...

Her an aklımdasınız, sizi unutmadım, paylaşmak istiyorum ama elim gitmiyor... Kendim için bir şeyler yapamıyorum...

16 Haziran 2011 Perşembe

Bir

Kocaman bir bir ayım var. 

Üniversite sınavlarına hazırlanıyordum, sene 2003. Bütün bir kışı, okul-dershane-Kadıköy-ev arasında geçirmiştim. Testler çözüyor, dersler alıyordum ama kendimi hiç ders çalışmamış, hiç hazırlanmamış gibi hissediyordum. Bir sabah Kadıköy'de dersane öncesi kahvaltı keyfi yaparken saatime baktım, ve onu gördüm 15 yazıyordu saatimin tarihi gösteren o minik yerinde. Kafamı kaldırıp "Bir ay kalmış sınava, ben hiç bir şey yapmadım." dediğimi hatırlıyorum. Üniversiteye girmek için bir sınava hazırlandığımı ve bunun için artık son zamanlara geldiğimizi işte tam o anda anlamıştım. 

Geçen sene sevdiğimi beklerken 18 yazdığında o minik yerde heyecanlanmıştım. "Bir ay kaldı gelmesine, nasıl bitecek bu zaman..." diye düşünmüştüm.

Dün akşam uyurken bunları düşündüm. Uyurken biliyordum ki sabah uyandığımda o minik yerde 16 yazacaktı ve "Bir ay" kalacaktı. 

Bu gün çok heyecanlıyım, çok tedirginim, çok endişeliyim, çok mutluyum, çok sevinçliyim, çok çok çok o günü düşündüğüm için,
Bu gün bir ayım kaldı yeni bir hayata adım atmam için...
Bu gün içim bir ılık, geleceğin sıcaklığıyla ısınıyorum, 
Bu gün saçlarım ıslak bereket yağmurlarıyla ıslanıyorum...

Aklımda hep bir kıpırtı sanki tırtıl kaçmış içine, bir oraya dokunuyor bir buraya,
Kalbimde hep bir kıpırtı sanki tırtılım kelebek olmuş konmuş üstüne, kanat çırpıyor, bir öyle hissediyorum bir böyle...

9 Haziran 2011 Perşembe

Ben bu gün isterdim ki...

Ben bu gün bir boyacı çırağı olmak isterdim. 

Renk renk boyalarımla hayat verseydim duvarlara. Bana ait olmayan duvarlara hayat verseydim. Dokunsaydım o duvarlara, yaptığım işin sonucuna bakıp gurur duysaydım. Pürüzleri zımbaralasaydım, çivi yerlerini sanki o duvar hiç delinmemiş, canı hiç yanmamış gibi kapatsaydım. Islık çalabilseydim, ıslığımla radyoda çalan şarkıya eşlik etseydim. Pislenseydim, başkalarının hayatına renkli dokunuşlar yaparken, bana da onlardan birer parça damlasaydı. Kimi damlalar tulumumdan hiç çıkmasaydı ve hep dokunduğum hayatları hatırlasaydı. 

Ustam olsaydı yanımda, başkalarının hayatına dokunurken en hassas noktaları bana gösterseydi. Dikkat etmem gereken köşeleri özenle anlatsaydı, doğru yaptığımda "aferin", yanlış yaptığımda "önemli değil, düzeltiriz" deseydi.

Akşam olup da renk verdiğimiz duvarlara bakıp son kez gülümseyip kapıyı çekip çıksaydık...

Her gün farklı renklerle, farklı duvarlarla, farklı hayatlara uzansaydık....

7 Haziran 2011 Salı

1'e 1000 veren günler

"Bir vur bin ah işit kaseifağfurdan" derler ya hani. 
İşte bu aralar "ev?" diye gelen soruların karşılığı aynen böyle oluyor benim buralarda... 

Onlar "ev?" diyorlar ben başlıyorum "Şimdi...... .... ... .. ." diye anlatmaya.
Bir lafa bin tane söyleyeceğim hazır, çok karlı günler yaşıyorum kelimeler konusunda. 

Anlatıyorum çünkü birikenler var. 
Neden birikiyorlar? 
Çünkü istiyorum, bir an önce istiyorum. 
Beklemek istemiyorum daha fazla. 
O evi yerleştirmek istiyorum.
 "Bu buraya oldu mu?" "Çok güzel oldu." veya "Olmadı, başka bir şey deneyelim." demek istiyorum. 
İstiyorum ki, o yumuşacık koltuklarıma kendimi bırakayım "Ohh! Bitti." diyeyim.
 İstiyorum ki, yorgunluktan yattığım yeri bilmeyeyim ama evimi düşünürken hayallerle uykuya dalayım. 

Şımarık bir çocuk gibiyim. 
Kelimenin tam anlamı sanırım bu. 
Şu anki "isteyen, beklemekten sıkılan, bir an önce olsun" diyen kızı başka türlü anlatmak pek mümkün değil sanırım... 

"İdare edemem anne" diye zırlayan bebe gibiyim. 
Halbuki ben idare eden olarak bilinirdim.

Bak yine hangi konudan girdim, hangi konudan çıktım. 
Böyleyim işte, düşüncelerim hep havada, tutup kollarından oturtmam lazım yerlerine. 
Değişik haller bu zamanki haller, biraz düşünceli, biraz neşeli çokça heyecanlı...

Bu arada gelin çiçeğimi tasarladım bu akşam, istediğim gibi olsun diye aldım kendim yaptım. 
Söylemeden geçemedim. 
İşte böyle, dahası var aslında malum 1'e 1000 veriyor benim "evlilik hazırlığı halleri kelimelerim."...
(Ön izleme  yaptım da, çok konuşmuşum gerçekten. Daha fazla sizi sıkmadan haydi bana müsade...)

6 Haziran 2011 Pazartesi

Konusuz Yazılar

Yazı yazmak istiyorum ama ardı sıra dizeceğim cümlelerimin ne hakkında olacağını bilemedim bir türlü. 
Var mıdır bir fikri olan? 


Fikrim olmasa da hayatınıza biraz renk katayım...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...