31 Ocak 2011 Pazartesi

Ben kar severim..

Ben kar severim.. Hani sabah kalkıp da perdeyi açtığınızda, siz uyurken etrafınızı beyaza boyamış olan sihirli, hiç düşünmemişken karşınıza çıkan karı severim. Bir mağazada alışverişe girdiğinizde dışarı çıkınca lapa lapa yağmaya başladığını gördüğünüz karı severim.


Ben kar severim.. Beyaz pamuklarla dünyanızı sarıp sarmayalan, sakin sakin yağarken içinize akarak sizi huzurla dolduran, sessizce havayı temizleyen karı severim. Etrafına sukünet veren, bütün şehrin karmaşasını emip geriye bir sakinlik bırakan karı severim.

Ben kar severim.. Kalbinizi aşkla, aklınızı yeni fikirlerle aydınlatan karı severim. Umutla gelecek için hayal kurdurtan, bu hayallerin olacağını size inandıran, size güç vermek için kucağınızı sevgiyle dolduran karı severim.

Ben kar severim.. Çocukluğumu hatırlatan, ellerim buz gibi olsa da oynamaya doyamadığım, "burunluk" yapmak fikrini düşündürten karı severim.

Ben kar severim.. "Dışarısı buz gibi lapa lapa kar var, benim için yanıyor..." diyerek üzerinde dans edeceğim, "Karlar düşer, düşer düşer ağlarım, hep ismini, hep ismini anarım.." diyerek cam önündeki koltukta oturup lapa lapa yağarak yolları beyaza boyanan mucizeyi izleyip kahvemi içerken mırıldanacağım karı severim.


Ben kar severim.. Uğruna özlemle yazılar yazılıp, sonra da İstanbulumun üzerine yağan karı....

27 Ocak 2011 Perşembe

Deryalı Postlar

Bilmem farkında mısınız ama Derya Baykal'ın programı yayından kaldırıldı. Neden olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama üzüldüğümü söylemem gerek. Benim sürekli takip ettiğim bir program olmasa da bir çok kadın için yeterince önemli bir program olduğunu biliyorum. Kaç kere izleyip "yaaa gerçekten mi" dediğim olmuştu. Bunun yanı sıra oradan öğrendikleri ile kaç kere halamın leziz yemekleri ile mideme bayram yaptırmıştım. Her neyse bu kadın biliyorsunuz ki yaratıcı, üretken ve tam bir anne! Yani ne demek bu zorluklarla karşılaştığında yılmıyor ve kendisine başka yollar buluyor. Dün twitter üzerinden kalpli bir kolye nasıl yapılır onu anlattı, tek tek yapım aşamasını resimledi ve açıklamalar yaptı. Hayranlıkla takip ettim çünkü bu herkesin yapmaya cesaret ettiği bir şey değil. Sen kalk yaptığın şeyi tek tek belgele ve paylaş. Onlar seni yayınlamayabilir ama bu demek değil ki vazgeçeceksin. Ve demin gördüm ki aramıza katılmış, o da bir blogger olmuş. Düğüne ünlü misafir gelmiş gibi sevindim nedense, sanırım beni en çok azmi etkiledi o yüzden buradan sizlerle paylaşmadan yapamadım.

Alın işte size; Derya Baykal!! 

26 Ocak 2011 Çarşamba

Daha Fazla İçimde Tutamıyorum

Bir kaç zamandır aklımı dolduran ve bu yüzden başka şeyler düşünmemi engelleyen bir konu var, evlilik!
Bu konunun yeterince kişisel bir başlık olduğunu düşünsem de, evlilik denen şey nedense böyle kişisel şekillenmiyor. Araya gereksiz bir sürü detay giriyor...

Yaşım oldu 25, çevremdekilerin yaşları üç aşağı beş yukarı böyle. Artık "evlilik zamanı" gelmiş bir nesilmişiz gibi tutumlarla karşılaşıyoruz. Kimimiz çoktan evlendi, çocuğunu doğurdu bile. Kimimiz sadece evlendi, kimimiz ise evlilik için ilk adımları attı bu yola girdi. Henüz "evlilik" ile işi olmayanlar tavrını ortaya koydu. Bir de evlenmek isteyen ama şu anda bu sürece başlayamayanlar var. Anlayacağınız bu konuda çeşit çeşit davranışlar sergiliyoruz. Peki sorun ne?

İlk sorunum "mahalle baskısı" Yıllardır devam eden ilişkilerde eğer kız okulunu bitirmiş ve işe girmişse, erkek de aynı şekilde eğitimini tamamlamış üzerine askerliğini yapmış bir de işe girmişse potansiyel gelin ve damat olarak algılanmaları. Bu çiftin her görüldüğünde "ne zaman" sorusunun sorulmasını pek anlamlı bulmuyorum. (özellikle bu sorunun sadece kıza yöneltiliyor olması daha da can sıkıcı) Belki hiç bir zaman evlenmek istemiyorlar, belki evlenecekler ama bekledikleri şeyler var ne biliyorsunuz ey soru soran insanlar? Belki onların da tek dileği bir an önce evlenmek ama şu anda mümkün değil. Kendinizce belli süreçleri tamamlamış olan çiftlerin sıradaki ilk işleri mutlaka evlilik mi olmalı? Tanıştığınız genç bir kızla muhabbetinizin daha ilk 15 dakikasında daha neredeyse adını ezberleyemeden "nişanlın var mı, sözlü müsün?" gibi gayet kişisel soruları sormaya mecbur musunuz? Ne yapıcaksınız, o an nikah memuru kesilip nikah mı kıyacaksınız veya düğünümüze katılıp altın mı takacaksınız? Nedir bu aceleyle öğrenme telaşınız?

İkinci sorunum "düğün". Daha doğrusu düğüne yüklenen anlamlar. Düğün dediğin şey, birbirini seven iki insanın hayatlarının geri kalanını beraber geçirmek istemelerini resmiyete dökerken bu güzel olayı sevdikleriyle paylaşmasıdır. Ya da öyle olmalıdır. Paylaşılan şey para, mal, mülk olmadığına göre sadece mutluluk paylaşılacağına göre nedendir ki bütün bu tantana. Önemli olan birarada olabileceğin bir ortam yaratmaktır, mutluluğunu paylaşmak için seçtiğin yolu belirlemektir, sevincini ortaya koymak için en sevdiğin şey neyse onu yaşayabilmendir. Ya da öyle olmalıdır.

Üçüncü sorunum "mustakbel gelin adayının beyni". Biz kızlar küçükken babamıza aşıkken "evlenmeme" kararı alırız, ömrümüz boyunca babamızla kalmak isteriz. Sonra ne olursa kadınlar aklımıza girmeye başlar, bir yandan büyürüz hormonlar devreye girer ve evlenmeye karşı büyülenmeye başlarız. Babamıza olan aşkımız devam eder ama artık başka aşklar da devreye girmektedir. Üstelik büyünün etkisiyle evlilik pardon "düğün" bizim nihai amacımız haline gelmiştir. Kızlara beyaz gelinlik içinde ne kadar harika görünecekleri, büyük paralar ortaya koyularak hazırlanacak şaşalı bir düğünü hak ettiği öğretilir. O ailesinin biricik kızıdır en iyilerine layıktır. Tabi ki bence de, herkes en iyiyi hak eder.

Ama! Pardon amacımız en güzel beyaz gelinlikle, binler harcanan bir düğünde süzülmek miydi, yoksa yeni hayatımızı kutlamak mıydı? Karıştı yine bak görüyor musun, araç oldu mu sana kocaman bir amaç! Yerini hazmedemedi tabi "düğün" başladı huzursuzluğa, şımardı tabi "düğün" başladı her şeyi istemeye. Mutluluğa giden yolu hızlandırması gereken o büyülü anları hazırlamak oldu mu sana çiftler için bir kabus! Girdi mi işin içine para lafları, en başında "sen nasıl istersen öyle olsun" diyen dudaklardan "ama sen de çok oluyosun" döküldü mü? Döküldü... Bir sinir, bir stres ne o "evleniliyor" ne o "düğün" var. Ben yanlış mı anladım biz o gün mutluluğumuzu paylaşmaycak mıydık? Mutluluğumuz nereye gitti? Hay Allah çok yorulmuşuz zaten bu kargaşadan dur biraz dinlenelim mi dediniz. Haklısınız o kadar stresten sonra hak ettiniz...

İsterdim ki İstanbul'da böyle yerler olsun. Tek derdi mutluluğu paylaşmak olan çiftlere açık, derdi para olmayan sadece mutluluğun yayılmasına aracı olmak isteyen, "düğün"ü halen bir araç olarak gören bir mekan. Mesela deniz kenarında kumların üzerinde bir düğün yapmaya müsait olsa veya çimenlere yayılsa konuklar. Ama yemek, olmasa sadece eğlence olsa, herkes gülse, kimse birbirini çekiştirmese, kadınlar topuklu ayakkabılar yerine çıplak ayakları ile özgürce dans etse, kadehler mutluluğa kalksa.... Yok ama böyle yerler, ya parayı verirsin ya parayı vermezsin ortada kalırsın...

Evlilik iki kişinin meselesidir. Beraber bir hayatı paylaşabileceğine inanan mutlu bir çift, evlerini ve hayatlarını birleştirme kararı alır. Bu konuyu en yakınları ile paylaşır. İsterler ki bu paylaşımın resmileştiği ana herkes tanık olsun, şahitler göstermelik gelmesinler masaya, gerçekten bir mutluluğu izliyor olsun gözler. Çift mutluluğunu paylaşırken sadece eğlenmek ister, yemek içmek boşadır, sadece vakit kaybıdır. Bir de geri kalan hayat hep tatlı geçsin diye güzel bir pasta yenir. Gelin ve damat dans eder, sonra herkes onlara eşlik eder. Daha önceden mutluluklarını resmileştirenler onların etrafında sanki kol kanat gerer. İşte ideal bir "düğün" böyle başlar, mutlu biter....


Diyeceğim o ki, bir günlük zevk için harcamamak gerek sevgileri, ömürlük yatırımlar yapmalı. Sevmeli, sevdiğinle evlenmeli...

Görsel

Edit: Şu anda bir evlilik süreci içerisinde değilim ve burada yazanların çoğu etrafımda yaşananlardan yaptığım çıkarımları yorumlamam olarak algılanabilir. Bu yazı ile kimseyi kırmak istemem.

23 Ocak 2011 Pazar

Ne zaman..

Ne zaman yazmak için otursam şu klavyenin başına ve bilemiyorsam ne yazacağımı aklıma hep "Hayat" geliyor. 

Hayat diye başlayan cümleler kurmak istiyorum ama bakıyorum ki bir sürü hayat dolu cümle kurmuşum çoktan....

Bu gün de yeni bir hayata başlamak için adımlar atanlarla birlikte adımlara eşlik etmek için yoldayken başka birinin buradaki hayatının sonlandığı haberini aldım. Birileri hayat içinde hayat kurmaya çalışırken birileri hayattan gidiyordu. 

Hayat işte.. O'nu anlatmanın daha net bir hali yok. Hayat!

21 Ocak 2011 Cuma

!İki Yüz!

Dünden beri 200 izleyiciye sahip olmuş olmanın mutluluğunu yaşıyorum da bunu size aktarana kadar 202 kişi olduk bile..

Bu yola çıkarken 400-500 izleyicisi olan bloglara bakıp durdum, "ne güzel" dedim takip ediliyorlar. Yazmaya başladım, 35 kişi olduğumu gördüğümde, 50 kişiye ulaştığımda hep gözlerim parladı. Sonra 100 oldum, sevincimi sizlerle paylaştım. Her artan kişiyle mutlu oldum. 200 kişi olduğum zaman bir şeyler yapmak istedim, o kişiye hediye vermek değil de hep beraber bir coşku yaşayalım diye. Sonra nedense vazgeçtim, çok maddesel geldi. Önemli olanın  bloguma girip de "ay ne güzelmiş, izleyeyim ben burayı" diyenlere ulaşma şansım olduğunu anladım. Daha öncede teşekkür etmiştim sizlere, yine diyorum ki iyi ki varsınız, iyi ki buradasınız. Sizler okudukça, yorum bıraktıkça ben çoğalıyorum, coşuyorum...

Bir ufak haberim daha var. Bu konuyu buradan paylaşmakta biraz kararsız kalsam da buyrun haberimize geçelim. 2010 yılında hafifleme kararı aldım ve 3 Ocaktan beri de diyetteyim. Bu sürecimi daha etkin kılmak için de her gün deneyimlerimi paylaştığım bir blog açtım. Dukanım Diyetimde, gün gün neler yediğimi, diyet sürecimde ne gibi sorunlar ya da güzellikler yaşadığımı, neler pişirdiğimi bulabilirseniz. Böyle şeyler ilginizi çekerse oraya da beklerim.

En kısa zamanda yeni paylaşımlarda buluşmak dileğiyle...

16 Ocak 2011 Pazar

Aklım neyse Evim de O

Annem bana küçükken hep "Evden çıkarken, evini hep bir arkadaşınla geri dönecekmişsin gibi bırak" derdi. "Tamam anne" derdim, her çocuğun annesine dediği gibi. Bu haftasonu bunun ne kadar önemli olduğunu tam iki kere anladım. Evden çıkarken geleceğini düşünmediğim kişilerle girmem gerekti eve, hem de iki kere. O zaman evime onların gözünden baktım sanki. 

Aklın dağınıksa bulunduğun yerde aynı şekilde dağınık olur o yüzden aklını toplamak için önce etrafını toplamaya başlayabilirsin gibilerinden bir düşünce ile karşılaşmıştım yıllar evvel. Normalde düzensizlikten kaçan ve sadece bir yerleri düzenleyerek bile mutlu olabilen biri olarak bu düşünceyi sadece anlamlı bulmuş ve gün gelip de bir gün o duruma düşeceğimi hiç aklıma getirmemiştim. 


Haftasonu da evime "başkalarıyla" girerken fark ettim ki içim dağılmış, her şeyim üst üste kalmış, bazı düşüncelerime hiç dokunmamışım. Bu güne kadar akıl dağınıklığıma tanıklık etmiş herkesten özür dilerim, söz aklımı toplayacağım.... Hatta toplamaya başladım bile.... 

13 Ocak 2011 Perşembe

Hayat Denemeye Değer

Kitap okuyarak yaptığım metrobüs yolculuklarımda araç iki yakanın arasına geldiğinde kafamı kaldırırım. Ara veririm, sadece kitabıma değil, hayatıma da bir ara veririm. O anımı yaşarım, her gün İstanbul'un güzelliğini seyredebilme şansı yakaladığım için şükrederim. İstanbulumu seyrederken boğazın mavi sularına, martıların beyaz gelinler gibi havada süzülmelerine, balıkçı sandallarının keyifle dalgalarla oynaşmasına dalarım, içim ısınır kalabalıklar içinde huzur bulurum.

Dün sabah yine böyle bir sabah seansımda kafamı kaldırdığımda hiç bir şey göremediğimi fark ettim. Birinci köprüden ikiye bakıyordum ama yoktu! Koca bir bulut çökmüş İstanbulumu içinde saklıyordu. "Ne güzel duruyor" dedim içimden, elim çantamda duran fotoğraf makineme uzandı sonra geri bıraktım. "Otobüs giderken nasıl yakalayabilirim ki" dedim, sonra kendime kızdım "En azından denemeye değer, çıkar makineni" diyerek attım elimi çantama. Köprünün üzerinde hızla ilerlerken birinci köprüden ikinci köprünün resmini çekiverdim. Baktım resimlere olmuştu, işte köprünün olması gereken yerde kocaman bir beyaz bulut vardı. Denediğim için mutluydum, "ya denemeseydim, kaçıracaktım bu fırsatı" diyerek kaldırdım fotoğraf makinemi.



Her ne koşulda olursanız olun, hayat denemeye değer....

11 Ocak 2011 Salı

"geri"- zekalı

Yolda yürürken önümüzdedir, arkamızdadır, sağımızda solumuzdadır. Çoğu sizin ritminizle yürüyemiyordur. Etrafına bakar sürekli, biz önümüzdeki kaldırım taşlarını sayarken o genelde gökyüzündeki kuşlarla, karşıdan gelen yüzlerle, yerdeki kediyle ilgilenir. Yanında biri olur, elinden tutar ona yolu gösterir. O eline değen sıcaklığa güvenmeyi bilir, merdivenlerden inerken basamakları gören göz o sıcak elindir. O sadece yürür, iner, çıkar, bakar, dokunur... Yolda kuşlara bakarken yanından geçen çocuğu görür ona dokunmak ister, sonra yanına bir sarışın oturur, "SARIŞIN!" diye bağırır yine dokunmak ister, sesindeki heyecan sarışının yüzünü güldürür. O sadece üç tel sarı saçla mutlu olur..

O'na "geri - zekalı" der kimileri, zekası ilerleyemediği için "geri" kalmıştır onun gözünde. Peki 10 dakikalık mesafe içinde sevinecek üç farklı şey gören gözler, dokunarak sevgisini göstermeye çalışan eller, tek bir dokunuşla güvenen kalplerin sahipleri mi "geri" kalmıştır şu hayattan, yoksa ona "yazık" diye bakan gözlerin sahipleri mi?

10 Ocak 2011 Pazartesi

Üzüm Hanımla Zıpkın Bey

Hani hayatıma çok tatlı bir süpriz girmişti hatırlıyor musunuz? O süprizin bir adı oldu Zıpkın dedik bağrımıza bastık. Gelin görün ki ben çalışmaya başladım ve canım oğlum gündüzleri fazlasıyla yalnız kalmaya başladı. Konuşsun istediğimiz için eş almak istemiyorduk ama dayanamadık ve Zıpkınımıza bir eş almaya karar verdik. Kendi kendime isim düşünürken aklıma "Üzüm" düştü, rengi ne olursa olsun Üzüm olsun dedim. Gittik eşimizi seçmeye aynı Zıpkınım gibi ufak tefek hanım hanımcık bir kız beğendik. Rengi gri-lila gibi (siz mavimsi durduğuna bakmayın) mor Üzüm olabilecek kıvamda. Şimdi Zıpkınım mutlu, Üzümüm uyumlu...



Bu arada aklımda sizlerle paylaşmak için çok tatlı bir fikir dolanıyor ama birazcık araştırmalık işi var.
Araştırmalarını yaptığım gibi sizlerle olacak, bekleyin bence seveceksiniz ;)

Zıpkınımla Üzüm'ün evime getirdiği neşe gibi geçsin haftanız, onların ki gibi en başından uyumla başlasın işleriniz, renkleri gibi şenlensin günleriniz...

9 Ocak 2011 Pazar

Mutlu Bir Dükkan

Siz Mutlu Dükkan'la tanışmış mıydınız?

Ben geçen sene tanıştım, önce blogtaki kurabiye fotoğraflarına ağzım sulanarak baktım. Sonra "ben de istiyorum" dedim ve sevdiğimin askerden izne geldiği dönemde verdim siparişimi, anlattım istediklerimi. Bir kurabiyeler geldi ki, insan böyle bakıyor bakıyor gülüyor. Birazını yedik, birazını hala saklıyorum buzluğumda.




İşte bu hikayenin kahramanı Mutlu Dükkan'ın sevgili sahibesi Zeynep bir kampanya yapıyor. Bu çok sevimli kurabiyeleri dağıtıyor hem de tam 10 tane bloggera.

Kazanmak istiyorsanız tek yapmanız gereken bu haberi blogunuzda paylaşmanız. Ve sonrasında 17 Ocak'a kadar bunu yorum olarak Zeynep'e bildirmeniz.

Şu sevimli kurabiyeler için bir post yazmaya değer..


4 Ocak 2011 Salı

Haberler haberler haberler...

Sevgili izleyenlerim sizleri özledim.. Her gün blogumu açsam da nedense bir türlü elim varmıyordu yeni post yazmaya. Bu gün bir kaç zamandır biriken haberlerle geri dönüyorum. Gelelim söyleyeceklerimize;

  • Yeni bir yıla girdik. Bu yıl diğer yıllardan farklı olsun. "Yeni" diye başladığımız yılımız bir müddet sonra sıradanlaşıyor, bunu yaşamayalım. Bütün yılı hep "yeni" olanın heyecanı ile yaşayalım. Hep yeni gibi temiz, yeni gibi ilk bize ait ve hep yeni gibi coşkulu günlerle dolduralım yılımızı. Yılın başında aldığımız kararları devam ettirecek kararlılık ve güçle dolu olalım, inancımızı kaybetmeyecek kadar yolunda gitsin yaşam.. Sevgimiz, huzurumuz ve sağlığımız yanımızda olsun, bizi hiç bırakmasın.
  • Aldığımız kararlar demişken hafifleme kararı aldım. Bu kararımın sağlıklı sonuçları ile kısa zamanda karşılaşmayı ve üzerimdeki fazlalık yükleri atarak yeni adımlar için tüy hafiflemiş olmayı diliyorum.
  • Ben bir yılbaşı çekilişi yaptım, kazanana sevdiğim bir kitabımı yolladım. Aynı zamanda TUKU sayesinde bloglar arası bir çekilişe de katıldım. Sevgili Seda'nın organize ettiği çekilişle sadece Eda'dan şahane hediyelere değil çok güzel yeni blog dostluklarına da sahip oldum. Çocukluk çekilişlerimiz tadında kimin kime hediye aldığının bilinmediği hatta kimsenin kimseyi tanımadan hediye aldığı bu etkinlikle bazı değerlerimize hala sahip çıkabildiğimiz için sevindim.
  • En önemli haberimiz ise assolist olarak en sondaki yerini alıyor. Ben işe girdim!! Üstelik neredeyse bir ay olmak üzere. Hani bir gün sizlerle dertleşmiştim, Öz-Geçmiş'imi paylaşmıştım sizlerlen. İşte o zaman sağolsun P_A_N, bir grup önermişti. Bu sayede şu anda oturduğum yerdeyim. PAN'a sizlerin huzurunda teşekkür etmek istedim.
Rengarenk, ışıltılı, güzel haberlerle bezenmiş yeni yıl için gülümseyin yeter.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...