27 Mart 2011 Pazar

25 Mart 2011 Cuma

Sürahi mi Bardak mı?

Küçükken benden soğuk su getirmem istendiğinde içime bir huzursuzluk düşerdi neden mi? Çünkü ben her seferinde ikileme düşerdim. Acaba önce buzdolabından çıkardığım sürahiyi mi ısınmadan geri koymalıyım, yoksa soğuk su koyduğum bardağı mı ısınmadan hemen götürmeliyim? O sırada aklımdan şunlarda geçerdi, "Sürahi bekleyebilir nasılsa tekrar soğuma şansı olacak ama bardak bekleyemez", "Şimdi önce bardağı götürürsem sürahi için geri dönmem gerekecek, bir iş daha çıkıyor" ve "Ben böyle düşünmeye devam ettikçe sular ısınmaya devam ediyor, karar vermeliyim!" Nedense her seferinde sürahinin kazandığını hatırlıyorum, hangi sebebin etkili olduğunu bilmiyorum ama hep sürahiyi buzdolabına tıktığım gibi hızlı adımlarla suyun daha fazla ısınmasına izin vermemek için suyu sahibine ulaştırırdım. 

İkilemden ne zaman kurtuldum ve ne zaman o suyun o kadar çabuk ısınmayacağını keşfettim hatırlamıyorum. 

Bu anımdan ne gibi bir sonuç çıkarmam gerektiğini hala anlayamadım. Küçük aklımla kendimi fazla yorduğum mu, detaycılığımın kökeninin ne zamana ulaştığı mı yoksa çocukluğun ne kadar küçük sorunlar üzerine kurulu masum bir dünya olduğunu mu? Bilemedim bir türlü sürahiyi mi kaldırmalı, suyu mu götürmeli? 

23 Mart 2011 Çarşamba

O işler öyle olmuyor...

Kötü bir inanç, her şeyi en iyi senin ya da senin güvendiklerinin bildiğini sanmak. Biraz kontrol manyaklığına, biraz gereksiz güvene, biraz da gereksiz güvensizliğe götürüyor insanı. Çevredeki her şeyi kontrol etme, düzeltme, uyarma, eleştirme ihtiyacı doğuruyor. Senin söylediklerin veya güvendiklerinin söyledikleri, diğerlerinin önüne geçiyor. Sonra ne oluyor? Kendini yıpratıyorsun, sen yoksan işler yürümeyecek diye harap oluyorsun, kimselere güvenmiyorsun, birilerine fazla güvendiğin için başka birilerini gücendiriyorsun, deneyimlemediğin ama bir şekilde bildiğin şeyleri deneyimleyene göre daha iyi bildiğini sanıyorsun, eleştiriyi kaldıramıyorsun ama herkesi eleştirme hakkını çoktan beridir elinde tutuyorsun. 

Madem her şeyi bildiğini sanıyorsun, ilk önce bilmen gereken "her şeyi bilemeyecek" olmandır. Sonra yapman gereken, başkalarının da senin kadar hatta yeri geldiğinde senden daha fazla bilebiliyor olduğunu kabullenmektir, "deneyim, tecrübe" denince senin bilginin bir hiç olabileceğini kavramaktır. 

Kimi zaman o çok bilen taraf oluyoruz, kimi zaman o çok bilen tarafın karşısındaki oluyoruz. Tarafsız kalamıyoruz, elbet bir tarafı oynuyoruz. Kimi zaman her iki tarafında seçtiği rol aynı oluyor, bilmediğine inananlar karşılaşınca ortaya bilgi çıkıyor, bildiğine inananlar karşılaşmıyor, çatışıyor... 

22 Mart 2011 Salı

Yasaklar Yüzünden..

Ah Digitürk ah yasakçı zihniyet sizin yüzünüzden Fesleğen'in 1. yıl kutlamalarını kaçırdık... 

Blogumun biyolojik doğum günü 23 Temmuz, o gün kutlamamıştım. Gelin görün ki bloguma aktif olarak geri döndüğüm 17 Martı da kutlayamadım. Neden? Çünkü o kadar uzaklaştım ki sevgili blogumdan, 17 Mart geçiverdi ben fark etmeden. 
(kumanda panelime ulaşıyor olabilirim ama tam anlamıyla ulaşmış hissedemiyorum kendimi)

1 senede kocaman oldum, katılımcı sayım 230 oldu, içimdekiler sizlerle buluştu. O zamanlar babannem vardı şimdi yok, o zamanlar sevdiğim uzaktaydı şimdi yanımda, o zamanlar okuyordum iş yok diye sızlanıyordum şimdi masamdan yazıyorum bu yazıları ve o zamanlar sizler yoktunuz şimdi karşımdasınız. 

Yanımda olduğunuz için teşekkür ederim daha nice hep beraber yeni paylaşımlara!!! 

18 Mart 2011 Cuma

Volkswagen Ticari Araç'ın Desteğiyle Anlamlı Konvoy



Dünya genelinde yaklaşık 33 milyon AIDS hastası bulunuyor. Her yıl 1.8 milyon kişi, bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu ölümlerin birçoğu, gelişen tıbbi yöntemler ve ilaçlarla bu hastalık ile kaliteli bir hayat sürülen gelişmiş ülkelerde değil, tedaviye ulaşımın neredeyse imkânsız olduğu Afrika ve Asya ülkelerinde gerçekleşiyor. İşte bu dengesizliğe dikkat çekmek, AIDS’le mücadele bilinci yaratmak ve bu mücadeleye bağış toplamak için Move The World (Dünyayı Harekete Geçir) adıyla bir kampanya başlatıldı. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’in öncülüğünde, Birleşmiş Milletler HIV/AIDS'le Mücadele Ortak Programı UNAIDS, Almanya AIDS’le mücadele derneği AIDS-Siftung’in desteğiyle gerçekleşen Move The World kampanyasına, Volkswagen Ticari Araç da destekveriyor.
 
1’er euro’luk bağış toplayacaklar
Move the World kapsamında, Volkswagen’in ilk pick-up aracı Amarok’larla 19 Nisan’da Kanada’nın Vancouver kentinden yola çıkacak ünlü Alman aktivist Joachim Franz’ın liderliğindeki 12 kişilik ekip, 100 günde 5 kıtada 50 ülkeyi ziyaret edecek. Bu ülkelerde yerel yöneticiler, politikacılar, medya ve iş dünyasının liderleri ve AIDS ile mücadele eden sivil toplum kuruluşlarıyla toplantılar düzenleyecek. Yerel halk ve kitleler, AIDS’le mücadele konusunda ve AIDS konusunda bilinçlendirilecek. Yol üzerlerinde, AIDS’le mücadelede kullanılmak için 1’er Euro’luk bağış da toplanacak. Move The World konvoyuna, ziyaret ettikleri ülkelerin Almanya temsilcilikleri de destek verecek. Halep, Suriye’den Türkiye’ye 7 Temmuz günü girmesi beklenen konvoy, sırasıyla Kilis, Gaziantep, Siverek, Diyarbakır, Bingöl, Erzurum rotasını izleyerek, 8 Temmuz’da Batum’a geçecek.
 
Her zorlu koşulda, Amarok yanlarında
Konvoyun bu yolculuğu 100 günde bitirecek olması, planlamanın ve programın çok sıkı olmasını da beraberinde getiriyor. Bir macera ruhu ile start alacak bu yolculuk sırasında ekip, bir yandan feribotlara ve programlara yetişmek için çabalarken, bir yandan da ziyaret ettikleri ülkelerin değişik iklim koşulları, zorlayıcı arazileri ve yolları ile mücadele edecek. Ekip tüm bu zorlu engelleri çift turbo 163 beygir gücünde TDI motorlu, özel navigasyon sistemleri ile donatılmış, dört çeker VW Amarok’lar ile aşacak. Amarok, bu maceraya sadece performansı ile değil, geniş kargo taşıma olanağı, geniş iç hacmi ve konforuyla da destek olacak.
 
 
 
100 gün boyunca Amarok’lar evleri olacak
Yolculuk için yemek, su, giyecek, yedek parça gibi tüm gerekli malzemeler de yine Amarok’ların genişhacimli kargo alanında taşınacak. 100 gün süreyle ekip üyeleri, Amarok’un üzeri kapalı kargo alanı da yolculuk  boyunca yemek, yatak ve dinlenme salonu olarak da kullanılacak. Bu yararlı ve dünyadases getirecek yolculuğun bir ilginç yönü ise, Avustralya’da son kilometre de yapıldığında ortaya çıkacak. Move The World ekibi, 3 Ağustos 2011’de yolculuklarını tamamladığında, rotaları birleştirildiğinde, arkalarında dünya haritasında dev bir “W” harfi bırakmış olacak. *

*Basın bülteni

17 Mart 2011 Perşembe

Ben bu aralar..

Üzgünüm, yapmak istemediğim konuşmaların içinde yer almak zorunda kaldığım için. 
Süzgünüm, kilo vermeye başladığım için.
Kırgınım, söylemek istemediğim şeyleri söylediğim için. 
Farkındayım, sahip olduklarımı görebildiğim için.
Mantıklıyım, aklıma ihtiyaç duyduğum için.
Heyecanlıyım, içimde dışarı çıkmayı bekleyen fikirlerin serbest kalma zamanları geldiği için.
Durgunum, aynı anda çok farklı şeyleri düşünmem gerektiği için. 
Duyguluyum, duygularımla yola çıktığım için.
Umutluyum, hayatın istediklerimi zamanı gelince çıkardığını yaşıyor olduğum için.
Mutluyum, bu kadar karmaşa içinde seviyor olduğum için... 


Siz nasılsınız bu aralar? 

16 Mart 2011 Çarşamba

Hasbelkader

Bir yol var uzun, çok uzun. Üzerinde de duraklar. Yola çıkıyorsunuz, bakıyorsunuz ki yol ayrımı. Bir sürü seçenek sıralanmış duruyor önünüzde. Seçiyorsunuz birini ve kendi seçtiğiniz yolda hayatınıza girenleri, başınıza gelenleri kabul ediyorsunuz. Durağa varıyorsunuz ama bu sadece bir durak daha devamı var. Yeni seçenekler için yeni kararlar veriyorsunuz ve yeni yollardan bir sonraki durağınıza ulaşmamaya çalışıyorsunuz. Bazen seçmediğiniz bir yolun sizin yolunuza paralel olduğunu hatta bazen kesiştiklerini fark ediyorsunuz. Şaşırıyorsunuz, geriye dönüp bakıyorsunuz ki bütün yollar hep bu aynı durağa çıkıyor. Neticeler aynı ama yöntem farklı. Yöntemi belirleyenin siz olduğunuzu anlıyorsunuz. "Her şey olacağına varır" diye çınlıyor bir ses kulağınızda, sonra başka bir ses "Olacakla, öleceğin önüne geçilmez" diyor. Ne demek istediklerini kavramaya başlıyorsunuz. "Kader" ışıl ışıl parlıyor zihninizde. Kaderi çözmeye başlıyorsunuz, onu anlamayı ve onu da olduğu gibi kabul etmeyi öğreniyorsunuz. Yolumuz belli, varılacak duraklar da. Biz o durağa nasıl gideceğimizi seçiyoruz, yolumuzu kendimiz çiziyor, hayatımızı ellerimizle şekillendiriyoruz ama yine de hep "O" durağa varıyoruz. Hangi yoldan ulaşırsak varacağımız noktaya o açıdan görüyoruz durağı. Seçtiğimiz yol, vardığımız noktanın neresini göreceğimizi belirliyor. Kimi zaman bütün diğer yolları görüyoruz kimi zaman kuytuda kalıp vardığımız noktayı anlamaya çalışıyoruz.. Her yeni yolla yeni yolculuklara çıkıyor her seferinde yenileniyoruz. Her seferinde öğreniyor, gelişiyor, değişiyoruz. Eğer ki öğrenmezsek durağa ulaşana kadar hep aynı yerde dönüyoruz tam geldik derken yeni bir virajla sarsılıyoruz. O sarsıntıyla kavrıyoruz kimi zaman farklılaşıyoruz. Paralel yolu gözümüz keserse oradan deniyoruz kimi zaman işte öyle ulaşıyoruz. Ama hep aynı durak bunu hiç unutmuyoruz... 

Hangi yolu seçersek seçelim aynı yere geldiğimizi fark edebildiğimizde... işte bu boşluğu daha dolduramıyoruz...

14 Mart 2011 Pazartesi

Bekleme Salonu

Hayatta ne kadar çok şeyi bekliyoruz. Hatta hayat başlı başına bir bekleme salonu gibi. Büyük şık bir salon burası, sıra sıra dizilmiş siyah deri sandalyeler ve koltuklar hatta arada kanepeler var. Salonda sırayla ilerleyebiliyorsunuz önce bir sandalye sonra bir koltuk sonra bakalım ne gelecek sıradan. Bir sandalye üzerinde beklenecek kadar kısa bir zaman mı yoksa koltuğa ihtiyaç duyacak kadar uzun mu. Peki ya kanepeler neden var? Onlar beklemeyi yalnız kılmamak için, kimi zaman yanınızda siz yorulduğunuzda destek olmak için kimi zaman başınızı dizine koyup dinlenebilmeniz için, kimi zaman tek başınıza o bekleme sürecini geçiremeyeceğiniz için..

Hep bekliyoruz. Bir gün sandalye tepesinde, bir an koltuğun kucağında başka bir zaman kanepe de omuz omuza... Bir sonrakini tahmin ediyoruz, umut ediyoruz ama bilemiyoruz ve bekliyoruz bakalım hangi siyah derili bize eşlik edecek diye.. 

Hayat bir bekleme salonu, siyah derili eşlikçilerle dolu.. İster dergi okuyup keyfini çıkarın, ister sürekli saati takip edip zamana kızın.. 

9 Mart 2011 Çarşamba

İyi Yolculuklar...

 Yolculuk denen şey büyülüdür... Süresi önemli değildir, nereden nereye gittiğin de.. Seni gideceğin yere götüren değildir varman noktaya ulaşmanı sağlayan, sensindir.. Hani derler ya "Her şey seninle başlar.. Seninle biter" diye. İşte öyle bir şeydir bu yolculuk. İçinde olduğunla birlikte yol alırsan ulaşırsın, yoksa kim bilir kaç kere daha yapman gerekir aynı yolculuğu.. 

Metrobüs maceralarım bitmiyor... Her şey hayatın içinde saklı derken bundan bahsediyorum, öğrenmemiz gerekenler, ders almamız gerekenler hep bizimle birlikte yaşıyor. 

Ben her gün yolculuk yapıyorum. Evimden işime, işimden evime doğru çift yönlü bir dönüşüm benim ki.. Sabahları tatlı uykumdan uyanıp çıkıyorum yollara, bir yol arkadaşım var. Her gün benimle, araçlara bindim mi çıkarıyorum çantamdan onu, başlıyorum yol almaya. Günde iki kere yolculuk yapıyorsam iki kere yol alabiliyorum. Metrobüs yolculuklarımda köprüden geçerken kaldırıyorum başımı güzellikleri seyrediyorum. İnandığıma bir kez daha şükretmek için bahanem oluyor güzellikler.. Diyorum ki içimden "eğer ki ne zaman kafamı kaldırmayı bırakırım işte o zaman anlarım ki yolunda gitmeyen bir şeyler var". Gördüklerim kadar hala onları fark edebildiğim için de şükrederim. Hala hayatın içinde kalabildiğim için, dert denen stres denen virüslere kapılmadığım için şükrederim. 

Bu gün de şükredebildim... Beyaza bürünmüş İstanbul'uma baktım, "gelinliğini giymiş soğuk ve güzel bir kadın" gibi dedim. İzledim doyasıya çünkü biliyorum ki o gelinlik çıkacak üzerinden akıp gidecek geldiği yere..  Sonra yolculuğum bitti, yol arkadaşım akşama kadar dinlenmek için yerine çekildi. İndim aracımdan, başladım yürümeye. Sürünün içindeydim, omuzlarım büzüşmüş, başım önümde tek gördüğüm önümdekinin koyu botları.. Bir farklılık hissettim, baktım ki biri almış fotoğraf makinesini resim çekmeye hazırlanıyor. İşte o an omuzlarımı gevşettim, başımı kaldırdım. Ben de fark edebiliyordum etrafı niye böyle kapanmıştım ki? Çok isterdim ölümsüzleştirdiği güzelliğin ne olduğunu görebilmeyi. Orada sadece yolculuk araçlarının üzerine yağan kar vardı, üzerinde gri yollar ve omuzları büzüşmüş yürüyen kocaman bir kalabalık... Hayatın içinden neyi yakalamıştı acaba? 

Devam ettim, her gün geçtiğim merdivenlerden müzik sesi geliyordu. Edebi bir romanda "baldırı çıplak çocuk hüzünlü notalarıyla..." diyerek başlanacak bir betimlemeyi hak eden manzaraya baktım. Bu güne özel gelmişti baldırı çıplak ve çaldığı melodi ile manzarayı tamamlıyordu. Omuzları büzükler merdivenlerden çıkarken, yağan karı görmezden gelmek istercesine başlarını öne eğmiş işlerine yol alıyorlardı ve romantik bir film karesindeki baldırı çıplak "aramızda karlı dağlar, hasretin bağrımı dağlar...." diyordu... 

Bakmak isteyene, fark etmeye çalışana hayat, sürekli yeni yolculuklarla yeni yollarla dolu.. 

Sevgili Melange; yorumun beni çok mutlu etti, teşekkür ederim. Kendi sayfama yorum bırakamıyorum ama yazılarımı okumaya devam edenler, takip etmeye devam edenler hepinize çok teşekkürler... 

8 Mart 2011 Salı

Ağrı Kesicilerle İyileşilmiyor..

Dün bir ara ulaştım kumanda panelime.. Yazdım, yazdım, döktüm içimi hazır bulmuşken.. Sonra kaydı yayınlamak istedim olmadı, kaydetmek istedim olmadı.. Yitti gitti içimden akanlar.. 

Sizlerle dertleşmeyi özledim, hayatın içinden çıkardıklarımla kendimce konuşmayı özledim, yorumlarınızı okumayı, mail kutumu açtığımda sizlerden yorum geldiğini gördüğüm an ki heyecanımı özledim.. Kişi sayım arttıkça hissettiğim mutluluğu, sizlerin yazıları ile yeni şeyler öğrenmeyi, bloglar arası iletişimi özledim... 

Bana ait bir yere ulaşmak için dns ayarlarımı değiştirmiyorum ya da wordpress'e taşınmıyorum. Bunları ne yazık ki çözüm olarak değil sadece ağrımızı dindirecek ağrı kesiciler gibi görüyorum. Soruna farklı bir bakış açısı getiriyorlar, problem odaklı değil çözüm odaklı bir duruşları var gibi ama işte öyle değil.. Önemli olan  problemi görmezlikten gelip sürekli ilaç içip ağrıyı dindirmek değil önemli olan sorunu kaynağından çözmek bir daha karşılaşmamak üzere... 

İzleyici sayımı arttıran bir kişi.. Bu durgun günlerde nasıl geldin de buldun beni bilmiyorum ama iyi ki gelmişsin...

Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!!!!! 

3 Mart 2011 Perşembe

Buradayım..

Bloguma ulaşmıyorum, diğer tüm bloggerlar gibi..

Fakat kumanda panelime ulaştım. Kendi yazdığım yazıyı göremeyecek de olsam bu yazmama engel değil öyle değil mi?

Bu kısıtlanma ile kendimi tavanın altında sıkışmış gibi hissediyorum. Sanki o tavanın arkasında bir dünya yaşıyor da bizler böyle tavan altında sıkışıp kalmışız. İşte şimdi de o tavana bir delik açmış gibiyim... Tek yönlü bir delik, biz aşağıdan dışarıyı göremiyoruz ama dışarında bizi görebilenler var..

Beklemeye devam, elbet o delikten biz de dışarıyı görmeye başlarız..

1 Mart 2011 Salı

Bu gün de.. Blogumadokunma!



Bu gün de sevinecek bir şey çıktı.. Bloguma hala girebiliyor ve sizlere hala buradan seslenebiliyorum ve bunu bir ayrıcalık olarak görüyor "hala bana ait bir yere ulaşabiliyor" olduğum için seviniyorum...

Blogumadokunma diyoruz...

Bloglar maç yayını yapmak için değildir! Bloglar kendini ifade etme, başkalarıyla tanışma, dostluklar kurma, hiç tanımadığın birilerine hediye alma, yorum yapma, teşekkür etme, özür dileme, paylaşma, tek olma, hep beraber olma, sevme ve sevilme yeridir...

Bloglar KİŞİSELDİR!
Bloglar PARASIZDIR!

Biz sizin paranızı çalmıyoruz, kişiliğinizle ilgilenmiyoruz sizler de bizim blogumuza dokunmamalısınız! 

Sustum sustukça sıra bana geldi...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...