29 Nisan 2011 Cuma

Tarih tekerrürden ibaretmiş…

Çocukluğumu hatırlıyorum, bugünlerden daha gri olan günleri… Merdaneli çamaşır makinelerini, sokakta dizlerimizin yaralandığı ve hiç acı çekmediğimiz oyunları… tek kanallı TV’yi, joystikli atarileri ve evet belki de Facebook’da geçen 80’ler 90’lar videolarındaki her şeyi hatırlıyorum…

Bir şey daha var hatırladığım… Futbolu çok severdim, Babam da bana Maradona’dan bahsederdi… Yaşayan efsanesiydi futbolun, anlatırken gözlerinden kıvılcımlar çıkardı… Ben de hayal kurardım, babama bile çalım atabilirdi ya Maradona, çok büyük futbolcuydu yani.

Bir de yıl yanlış hatırlamıyorsam yıl 1997’ idi, Lady Diana diye bir kadın ölmüştü haberler gösteriyordu, bütün dünya ağlıyordu, annemle babam düğünlerinden muhteşem diye bahsetmişlerdi ne düğündü o…

Çocuktum büyümeye çalışıyordum o zamanlar, büyümekten başka hiçbir şey daha büyük mutluluk veremezdi bana…

Sonra;

Bir gün uykuya daldım sanki, her şey değişti. Atariler gitti bilgisayarlar geldi… Tetris gitti PSP geldi. Fred Çakmaktaş sustu üç boyutlu çizgi filmler sardı. Her yanı kuş’larla kaplı olan İstanbul trafiğine farklı farklı arabalar geldi…

Oturduğumuz yerden dünyanın bir ucunu izlerken dünya futbolu Messi’yi konuşuyordu, hatta bende dün gece izlemiştim. Ne oyuncuydu o, Maradona veliahtı ilan etmişti hatta futbol yorumcularına göre Maradona’dan bile iyiydi…

29.04.2011 saat 14:00, internet üzerinden Kate Middleton ile Prens William’ın düğününü izliyorum… Kraliyet ailesine yeni bir gelin geliyor ve ben fark ediyorum ki büyümüşüm…

Yıllar sonra çocuklarıma Messi’den, Kraliyet Düğünün ’den bahsetme sırası bende artık…


Tarih tekerrürden ibaret dedikleri buymuş demek ki, binalar, arabalar, teknoloji değişse de yaşananlar hiç değişmiyor…

Ve ben büyümenin beni hiç mutlu etmediğini fark ediyorum.


Nasuh…
(Konuk yazar)

Konuk Yazarım

Sevgili katılımcılarım,

Benim bir can dostum, Sapak Kardeşim var. Blogumu açıp, sizlerle paylaşım içinde olduğumdan beri kendisini konuk etmek istiyordum buraya. Az önce öyle tatlı bir cümle kurdu ki, dedim "Bunun üzerine bana yazı yazmalısın..." Yazdı.

Bir sonraki paylaşımım "Nasuh" mahlası ile onun elinden çıkma. Yazısının bütünselliğini bozmamak adına önden giriş yapıyorum...


27 Nisan 2011 Çarşamba

Düşün düşün düşün...


Düşün, düşün, düşün...
Aklına geleni evire çevire düşün, kalbine düşenleri aklına getir düşün, olacak mı diye düşün, olmamalı mı diye düşün, hissettiğini düşün, öyle düşün, böyle düşün...


Ne oluyor? Hiç
Ne değişiyor? Hiç
Ne fark ediyor? Hiç
Düşün, düşün, düşün ama sonrası hep bir "Hiç"
Düşünsen de bir, düşünmesen de...

Yoruyoruz kendimizi, düşün, düşün, düşün...
Fazla geliyor düşündüklerimiz, her düşünce yenilerini doğuruyor, bitmiyor yeni gelen düşünceler, bir yenisini doğuruyor... Sonsuz bir kısır döngü içinde uçuşuyor kafamızın içinde...

Düşünmek güzel şey, kararında kaldıkça;
Fikir yürütmek güzel şey, kendini kaptırmadıkça;
Düşünmek yararlıdır, ne düşündüğünü unutmadıkça;
Fikir yürütmek yararlıdır, fikirler birbirine karışmadıkça...

25 Nisan 2011 Pazartesi

Mahçubum ben mahçubum

Sizlere 23 Nisanda bu blog kimin olacak dedim ama kendim blogumu teslim edemedim. Haber verdiğimle kaldım. Bir mahçup hissediyorum ki kendimi size karşı sormayın gitsin, söz vermiş de sözünü yerine getirememiş bir baba gibiyim. (neden baba derseniz bilmiyorum, sanki sözünü tutamamış baba, en mahçup kişi olurmuş gibi geldi bir an)

22 Nisan 2011 Cuma

23 Nisan'da Blogum Benim Değil Bakalım Kimin Olacak



Geçen sene iş işten geçtikten sonra bu projeden haberim olmuştu. Bu sefer önceden haberim oldu ama sizin haberiniz var mı diye aklıma düştü paylaşayım dedim sizlerle de... 

"23 Nisan'da Bloglar Çocukların" projesi; UNICEF ve TOHUM OTİZM sponsorluğunda, H&M ve TÜRK TELEKOM katkılarıyla bu yıl üçüncüsü düzenleniyor.

"23 Nisan'da Bloglar Çocukların" projesinde 23 Nisan'da blogunuzu bıraktığınız çocuk istediğini yazıyor veya isterse çizdiği bir resmi paylaşıyor. Eğer bunları yapamayacak kadar küçükse siz onun o gün için yaptıklarını sesli video kaydıyla blogunuzda paylaşıyorsunuz.
23nisanblog@gmail.com adresine e-posta atarak blogunuzu listemize ekletebilirsiniz.

Eğer etrafınızda blogunuzu verecek bir çocuk yoksa, UNICEF ve Tohum Otizm Vakfı bu projeye destek veriyor. İsterseniz birini tercih edebilir veya iki kurumdan da çalışmalar alabilirsiniz. Nasıl tercih ederseniz. Bu çalışmaları talepler doğrultusunda size iletiyoruz.

Blogunuzda UNICEF aracılığıyla çocukların çalışmalarına yer vermek için, 23nisanblog@gmail.comadresine UNICEF başlıklı e-posta göndererek blog adresinizi bize iletebilirsiniz.

H&M, 23 Nisan günü çocuklara devredilen her blog için, yardıma muhtaç çocuklara toplamda 1000 adet kıyafet bağışlıyor.
Türk Telekom, bilgisayar ihtiyacı olan çeşitli okullara 10 adet PC bağışında bulunacak.

21 Nisan 2011 Perşembe

...Of Pof Püf Üf...

Başlığa kanıp da yakınıyorum sanmayın, tam tersi neşe içindeyim... 
Sıkıldığımız anlarda ağzımızdan çıkıveren bu ünlemler, arka arkaya söylendiğinde neşeli bir ezgi gibi oluyor... 

Of pof püf üf, of pof püf üf.... 

Hani her kötülüğün içinde bir iyilik, her iyiliğin içinde bir kötülük var ya, işte tam da öyle...
Artık ağzınızdan hangisi kaçarsa gerisini getirin, sıkıntıların "puf" diye uçup gittiğini göreceksiniz... 

Of pof püf üf, of pof püf üf.... 

17 Nisan 2011 Pazar

Çocukluk şakacıktan yaşamaktır...

"-mış gibi yapmak" son yılların en moda kişisel gelişim söylemlerinden biri... 
"içimizdeki çocuk" ise yıllardır öldürülmemek için, öldürülmüşse yeniden diriltilmek için kendisine huzur verilmiyor...

Ne yapardı şu içimizdeki çocuk daha sadece içimizde değil de dışımızdayken de "şakacıktan" bir dünya yaratırdı. O dünya içinde istediğini yapardı, anne olurdu, doktor olurdu, düşerdi, kalkardı... 
Şakacıktan evlilikler yapılır, şakacıktan hasta olunur, şakacıktan çamurdan pastalar afiyetle yenirdi... 
İnanılarak yaratılırdı bu dünya, "şakacıktan şimdi şöyle olsun..." diye başlayan cümleler öyle inanılarak kurulurdu ki sanırdın ki yaratılan gerçek, kalanı şakacıktan...

Yaşımız küçükken bilirdik "-mış gibi yapmak" ne demek, yaşımız mumlarla pastanın üzerine sığarken bilirdik "içimizdeki çocuk nerede?" diye... 

Büyüdüğümüzü ifade eden sayılar arttıkça uzaklaşıyoruz, bütünleştiğimiz çocuğu alıp içimize hapsediyoruz. Çocuk içimize hapsolunca "şakacıktan" hayat kurmayı da unutuyoruz... 

Sonra birileri çıkıyor karşımıza bunları anlatıyor bize, biz de hayatımızda ilk defa karşılaşmış gibi büyüleniyoruz. Bir yöntemle hayatımız değişti zannediyoruz... Kendimizden o kadar uzaklaşıyoruz ki, karşılaştıklarımızı "keşfettik" zannediyoruz halbuki sadece "hatırlıyoruz"...


Bırakın kendinizi, -mış gibi olmasın yaptıklarınız, içinizdeki çocuğu aramayın, o çocuk olun...

14 Nisan 2011 Perşembe

B Yüzü


Ben bunlardan müzik dinlerdim, sevdiğim şey için emek verirdim... 
Biterdi kaset, arkasını çevirirdim, yeniden başlardı her şey... 
Bazen sadece tek yüzünü dinlerdim, tek bir fikre saplanırdım o günlerde...
B yüzü vardı, çevirirdin arkasını A yüzü olurdu, o zaman öğrendim iki yüzlü olunduğunu...
Benim gibilerdi onlar da, çeşit çeşit, ritm ritm, duygu duygu...
Benim sığınaklarımdı, müzik ruhun gıdasıydı...
Bu kasetlerle ağladım, hayal kurdum, mutlu oldum, özel anlarımı onlarla doldurdum...
Bir gün rockçı olup kafa sallardım, ertesi gün pop kraliçesi ile coşardım...
Bana özellerdi, her an benimle gezerlerdi, sevdiklerimin yanımda olmasına alıştım...
Bulduğumda anladım, ne de özlemişim kendimi keşfettiğim o yılları ...

12 Nisan 2011 Salı

Can Sıkıntısı Çanta Mimi :)

Sevgili Japon gülümüz Serrose, beni mimlemiş. Neymiş yapacaklarımız? Çantamızın içinde ne var ne yok ortaya dökmek. Hadi bakalım o zaman başlayalım neler varmış bu günlerde çantamın içinde...


İlk fotoğrafta topluca çantamı ve içindeki görebilirsiniz. Çantam zavallısı ayakta duramayan yumuşak deri bir model olarak pek boynu bükük kalmış ama sağolsun içi pek geniş, çok rahat oluyor. 

 İkinci fotoğrafta çantamdaki ıvır zıvırları görebilirsiniz. Allık fırçam, (allığı üzerine alıp çantama atıyorum, bir daha allık taşımam gerekmiyor, tam benlik pratik bir şey), rujum, dudak koruyucum ve sevgili babaannemden kalma yeşil göz kalemi kutum. O yeşil şeyin içinde göz kaleminizi çantanın hiç bir yerine bulaştırmadan taşıyabiliyorsunuz.

Her ihtimale karşı diyerek taşıdığım tokalarım, aynam, bozuk para cüzdanım, mendilim, naneli sakızım, şirket telefonum, havalar hala soğuk olduğu için benimle gezen kulaklığım ve tabi ki arada çıkan güneşe karşı sevgili güneş gözlüğüm.

Orada bir de renkli metreyi görüyorsunuzdur. Tadilat koşturması yaşıyoruz demiştim dün çantamı dökünce karşılaştım kendisiyle. Çıkardım evde bıraktım, sabah işe giderken montumun cebinden de başka bir tane çıktı. Metre metre ölçeceğim her yeri...




Geldik mi son fotoğrafa, burada da her zaman yanımda taşıdığım canım akıl defterimi, bu aralar okuduğum "Tanrı ile Sohbet" üçlemesinin ikinci kitabını ve nikah tarihimize kadar sürekli gözümün önünde olsun diye çıkardığım takvimimi ve cüzdanımı görüyorsunuz. Çok sevgili kalemlerimi de unutmamak lazım tabi.

Evet ben görevimi yerine getirdim çantamın içini sizlerle paylaştım. Şimdi yeni birilerinin daha çantasını görmek görmek;

Nzn,
Moda ve Yemek tarifleri,
Hayat Güzel,
Selinka,
Sütüme Saralleme Karışma  blogu sahibi Özge, bu mimi kendince farklılaştırıp mutfak alışverişi çantanı da ortaya dökebilirsin :)

Bu arada dün akşam bu fotoğrafları çektikten sonra bilgisayarımı kaybettim ne olduysa kapandı bir daha açılamadı. Sanırım önümüzdeki günlerde sadece şirketten sesleneceğim sizlere... Üzüldüm...


11 Nisan 2011 Pazartesi

Bu günler de formülüm...


Evlilik heyecanı + tadilat koşturması + regl öncesi hormon karmaşası + bir türlü dengesini bulamayan havalar + mükemmeliyetçi yapı ile sürekli çalışan zihinler = mutlu ama yorgun, huzurlu ama düşünceli, farkında ama hassas Pelin...

Kimse sanmasın ki sızlanıyorum, kimse sanmasın ki şikayetim var... Sürpriz değil yaşananlar...
Sadece bu sürece alışmam için biraz zamana ihtiyacım var...



8 Nisan 2011 Cuma

off şu anda nasıl yazı yazasım var ama ne vaktim ne de aklımda fikrim yok...

geçen sene tam bu gün bunları yazmışım...

o gün vaktim de, fikrim de varmış...

1 Nisan 2011 Cuma

Mevsimlik Sahip 2


Sabah puslu İstanbul'a uyandım. İşe varış yolculuğuma çıktım, yine köprüyü geçtim, yine kitap okudum, yine metrobüsün içindeydim. Kitabımda bir bölümü bitirdim ineceğim için yeni bölüme başlamadan akşam okumak üzere kitabı çantama koydum. Başımı bir kaldırdım ki gri günün içinde yol kenarında bir güzellik. Benim bahar güzelliğim, o gri yolların yanında rengi solmuş çimenlerin içinde kaldırmış başını mağrur mağrur duruyor. İçim güldü o güzel kırmızı rengi görünce, "bahar gelmiş" diyerek haykırmak istedim uykulu kalabalığa... 

Geçen sene de ilk gelinciğimi gördüğümde bunları paylaşmıştım sizlerle.. Bu sene onların üzerine koyacak yeni bir şeylerim yok baharı karşılamış olmanın sevincinden başka... 


Gelinim, gelinciğim, nazlı çiçeğim bu sene de o güzel yüzünü gösterdi bizlere ve ben anladım ki bahar geldi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...