cS-1aIC7oVvN0DczzfhH1B8ToLI 2012-! ♥ Fesleğen ♥ !

31 Aralık 2012 Pazartesi

Öğle Karikatürü - 28

Günün karikatürü hepimize gelsin.
Mutluluğun kaybedilmeyeceği bir yıl olması dileğiyle, herkese mutlu yıllar! 


28 Aralık 2012 Cuma

27 Aralık 2012 Perşembe

Öğle Karikatürü - 26

Biz kadınlar ne istiyoruz gerçekten? 
Bu diyaloğu yaşayanlara gelsin günün karikatürü...


26 Aralık 2012 Çarşamba

Öğle Karikatürü - 25

Günün karikatürü sabah çocuğunun yatağını temizleyen annelere gelsin...


25 Aralık 2012 Salı

24 Aralık 2012 Pazartesi

20 Aralık 2012 Perşembe

Öğle Karikatürü - 21

Karşıt görüşünü çekinmeden söyleyebilenlere gelsin... 


19 Aralık 2012 Çarşamba

Öğle Karikatürü - 20

İçindeki çocuğu öldürmeyen ve hep çocuk kalanlara gelsin...




18 Aralık 2012 Salı

Hangi 21 Aralık?

21 Aralık 2012 geliyor, çok az kaldı. Buyursun gelsin. Kıyametler, bilinç açılmaları, gezegenler, patlamalar, çatlamalar bekleniyor, doğrudur. Bunların hiç birine lafım yok, Mayalar'ın ilmine bilmine saygım sonsuz. Zaten bu gidişle ortak bilinçle o gün bir şeyler yaşayacağız, tüm dünyanın beklediği kıyamet gününde bir atraksiyon olmalı, ben en azından bir elektrik kesintisi bekliyorum. Değsin madem bu kadar tantanaya...

Bir de kafama takılan bir soru var. Bu olaylar hangi 21 Aralık'ta gerçekleşecek? Daha doğrusu kimin 21 Aralığında? Malum Dünya saat farkları olan bir zaman düzeninde ilerliyor. Japonya 21 Aralığa girmişken biz halen 20 Aralığı yaşayacağız veya biz 21 Aralıktayken Mayalar'ın memleketi Amerika Kıtasıa'nda gün daha doğmamış olacak. Bu durumda günün Amerika'ya ulaşması mı gerekecek acaba sonun başlangıcı için? Yoksa biz bir Emmerich filmindeymişçesine kıyameti izleyeceğiz ve bize bulaşmasın diye tam gaz kaçacak mıyız? Nedir son durum biri söylesin...


Öğle Karikatürü - 19

Salı Sami'sinde bu hafta...
"Cool erkek" olmak isteyenlere gelsin...



17 Aralık 2012 Pazartesi

Öğle Karikatürü - 18

Benim gibi köpeklerin hissettiğine inananlara gelsin...
"Hav!" diye...


16 Aralık 2012 Pazar

Teşekkürler

Bu gün çok sevdiğim biri daha "Blogunu okuyorum." dedi. Yine sadece gülümseyerek teşekkür ettim. Aslında bu sadece dışarıdan gözükendi oysa ki ben o sırada ayağa kalkmış sevinç çığlıkları atıyordum... Dışarıda birisi bana blogumu okuduğunu söylediğinde o kadar mutlu oluyorum ki, o an yeterince tepki veremiyorum. 

2010 yılının Mart ayından beri aktif olarak buradayım. Kendimi, içimden geçenleri, dışarıda olmasını istediklerimi paylaşıyorum. Kişisel bir blog olmasına rağmen sizlerle beraber büyüdüm ve belli bir takipçi kitlesine ulaştım. Ekranın başındayken birilerinin okuduğunu, bana vakit ayırdığını ve onun hayatına dokunduğumu düşünerek yazıyorum. Sizlerden gelen her bir yorumla halen daha heyecanlanıyor, her yeni katılımcıyla bir kez daha büyüdüğüm için seviniyorum. Tanımadıklarımın bıraktığı güzel yorumlardan besleniyor ve tanıdıklarımın okuduğunu öğrendiğimde mutluluktan söyleyecek söz bulamıyorum. 

İki yıl önceki teşekkürümden beri uzun zaman geçmiş, sevgili okurlarım bir teşekkürü daha hak ediyor.

Ruhumu, aklımı ve kalbimi sizlere açarken siz de orada olup beni dinlediğiniz için teşekkürler. 

Yazdığım yazıyla ilgili bana cevap veren, yorum yapan, hayatımı oradan takip eden sevgili aileme, beni okuduğunu söyleyerek beni onure eden tanıdıklarıma, sadece yazdıklarım için burada olan herkese teşekkürler... 
İyi ki varsınız...

Sizleri çok seviyor, kıymetli yorumlarınızı beklediğimi hatırlatıyor ve hepinize kucak dolusu çiçekler gönderiyorum...

plndrkn

14 Aralık 2012 Cuma

Deja Vu


İşteyim, çalışma saatleri içerisinde. Dikdörtgen ofisin kısa kenarından bakıyorum karşımdaki uzun odaya. Önümde sıralanmış masalarda çalışanlar var. Bir anda duruyorum. "Ben bunu biliyorum, bu sahneyi daha önce görmüştüm." diyorum. Evet bildiniz deja vu oluyor ve farklı bir boyutta kalıyorum sanki. O masanın etrafındaki, konuşulanları biliyorum. Bitmiyor, sağıma soluma bakıyorum, yok bitmedi, halen devam ediyor... Yanımdaki kapıdan elinde baklavalarla birinin girmesi gerektiğini hissediyorum, karşı masadaki şeker hastası hamilenin yememesi gerekirken yiyeceğini biliyorum. Zaman yavaşlıyor, boyut soyutlaşıyor ve baklava gelmeden deja vu geçip gidiyor. "Yanlış hatırladım." demek ki diyorum. İşime geri dönüyorum. Aradan beş dakika geçmiyor, kapıdan elinde bir kutu baklavayla biri giriyor. Baklava sevmem ben, istemiyorum, herkes bir tane alıyor, şeker hastası olsa da hamile "Dur ben de yiyeceğim." diyor. O an "Keşke az önce yaşadıklarımı söyleseymişim şimdi efsane olacaktım." diyorum. Yaşadığımı anlatıyorum ama karşımdaki sadece gülümsüyor. Haklı. Doğru zaman ve yerde olduğumuzu tek hisseden bendim...

Öğle Karikatürü - 17

Allah kimseyi kadınların eline düşürmesin, zekamızdan korusun... 
Bu günün karikatürü barışçıl güzellik kraliçelerine gelsin...


13 Aralık 2012 Perşembe

12 Aralık 2012 Çarşamba

Öğle Karikatürü - 15

Hazırlıkta yıl kaybedenlere, rakamları sevenlere ve ilkokul öğrencilerine gelsin...


11 Aralık 2012 Salı

7 Aralık 2012 Cuma

Öğle Karikatürü - 12

Günün karikatürü evlenmek isteyenlere gelsin...


Yılbaşı...

Yılbaşı ruhumu kaybettim hükümsüzdür... 




Eski görsellerle yeni yılı bekliyorum bu sene...

6 Aralık 2012 Perşembe

Öğle Karikatürü - 11

Sizce de Balıkesirli değil mi? 
Tüm Balıkesirliler'e gelsin...


5 Aralık 2012 Çarşamba

Adı Dilimin Ucunda

Bazen takılır aklına bir şarkı, film, isim...
Düşünür durursun, dilinin ucundadır bir türlü sesine ulaşamaz.
Ben de öyle olurum.
Kimi zaman düşünmeyi bıraktığım an düşüverir aklıma "oh" derim, sanki hiç unutmamışım gibi yoluma devam ederim.
Kimi zaman düşünürüm kendi kendime, sorarım Google'a yine kendi kendime. Nedense danışmak gelmez yanımdakilere...

Geçtiğimiz sene yine düştü aklıma bir film. Öyle düşündüm bulamadım, böyle düşündüm çıkartamadım. Sordum Google'a, öyle sordum bulamadı, böyle sordum bulamadı sonunda "Bunu mu demek istemiştiniz?" bile diyemedi. Tüm kareler gözümün önünden akıyordu ama adını bir türlü düşüremiyordum aklıma. Sonunda Facebook'umdan konuyu paylaştım, kısaca filmi anlattım. Bir umut dedim. Dememle cevap gelmesi bir oldu. Kocaman bir "oh" çektim. Rahatladım, hayatıma devam ettim.


Aynı zamanlarda bu sefer de bir klip düştü aklıma. Başladım yine aranmaya. Bu sefer çok düşünmedim, doğrudan Google'a danıştım. Ama sonuç yine hüsran. Bir ara kendimi 90'lı yılların hit şarkı listesini karıştırırken buldum ama boşuna bir çabaydı benim ki çünkü şarkının adını görsem bir işe yaramayacaktı. Öylece unuttum onu. Kapattım o defteri. Neden sormadım kimselere... Bu sene oldu, geçen hafta bir arkadaşım "Ya bir klip vardı, şöyleydi böyleydi" dedi. Aklıma düştü mü yine bir şarkı. O sırada aklıma bir arkadaşım geldi, ona sordum. O bulana kadar şarkının ne olduğu bulundu. Ama o sırada benim ampül de yandı. Neden bu arkadaşıma geçen sene içimi yiyen klibi sormuyordum ki? Hatta şaştım kendime neden aklıma gelmedi ona sormak diye. Hemen başladım anlatmaya. Sustu, hiç ses çıkmadı bir müddet. Bir anda bir mesaj geldi ve işte oradaydı yıllardır hasretini çektiğim klip. Klibin her detayını daha bir kaç dakika önce izlemişçesine saniye saniye hatırlamama rağmen şarkıyı daha ilk dinleyişimmiş gibi baktım ekrana. "Boşuna aramamışım gerçekten güzel klipmiş." dedim. Daft Punk dedin mi hep kliplerini severmişim onu anladım. VE yine derin bir "oh" çektim. Hayatıma kaldığım yerden devam ettim. 



Artık bildiğim bir şey varsa o da eğer bir şeyi bilmiyorsan, bulamıyorsan, yapamıyorsan kendi kendine olduğun yerde debelenmeyeceksin, soracaksın, paylaşacaksın ve sonunda rahatlayacaksın... 
Bilmiyorsanız sorun, bulamıyorsanız paylaşın, yapamıyorsanız danışın... 

Öğle Karikatürü - 10

"Seni leylekler getirdi yavrum." cümlesini ilk söyleyen cin fikirliye gelsin bu günün karikatürü... 


3 Aralık 2012 Pazartesi

30 Kasım 2012 Cuma

Öğle Karikatürü - 7

Bu günün karikatürü bebesinin konuşmasını heyecanla bekleyen, ilk kelimelerinde gözleri dolan ebeveynlere gelsin...


29 Kasım 2012 Perşembe

Öğle Karikatürü - 6

Çocuğuyla arkadaş gibi dertleşenlere gelsin, 


Uç Uca

Vardır, eminim senin de vardır, kendinde değiştirmek istediklerin.
Benim de var.
Bir kaç aydır üzerinde oynadıklarım, düşündüklerim, yaptıklarım var.
Ama öyle hemen olmuyor değişim.
Değiştirmek istediğin bir uçsa, onun bir de tam tersi ucu oluyor.
Önce o zıt uca koşuyorsun ama oraya o kadar yabancısın ki, yapamıyorsun orada.
Koşa koşa geri geliyorsun başladığın yere.
Ama burada da mutlu değilsin.
Bir daha deniyorsun.
Yine olmayan bir şeyler var, değişmesi gereken vardı ama hedefte de bir yanlışlık var.
Ne yapmalı?
Bir kaç adım geri atmalı, ne ilk uçta durmalı ne diğer uca koşmalı.
Dengeyi bulmalı.
Vardır, eminim vardır değiştirmek istediğinin sana kattıkları, mutlu ettikleri.
Sadece mutsuz ettiği noktaya odaklan, onu uzaklaştır kendinden.
Ne eski olduğun yerde kal ne de onun tam zıttı ol.
Yont kendine göre tüm halleri...
Sev kendini her halinle, her halin sen olsun her zaman...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Öğle Karikatürü - 5

Karşısındakinden "Elektrik alamayan" izdivaç programları katılımcılarına gelsin...


Supergirl

Hem kariyerinin bekçisi hem de evinin temizlikçisi olabilen, hem kocasının sevgilisi hem de çocuğunun annesi kalabilen tüm süper kadınlara gelsin bu günün şarkısı... 

Siz bakmayın "Supergirls don't cry..." dediğine; bizim süper kadınlar ağlayabilir, rahat olun.


27 Kasım 2012 Salı

Öğle Karikatürü - 4

Salılar Sami'nin olsun. 
"İyi insan ama..." diye başlayan cümleler kuranlara gelsin... 


Free Your Mind

Ladies and gentlemen free your minds!!!


26 Kasım 2012 Pazartesi

Öğle Karikatürü - 3

Bu günün öğlen neşesi Neyşınıl Ceografik müdavimlerine gelsin...


23 Kasım 2012 Cuma

Öğle Karikatürü - 2

Eski Tikiler de kalmadı ki...
Bir zamanlar Donna Karan spor ayakkabılarıyla caddede tur atan gençliğe gelsin...


22 Kasım 2012 Perşembe

Öğle Karikatürü - 1

Yeni bir seri ile karşınızdayım.
Bundan böyle en sevdiğim karikatürleri öğlenleri sizlerle buluşturacağım. Öğle tatillerine neşe gelsin, günün geriye kalan uzun kısmına gülümseyerek başlayalım...

Ve işte başlıyoruz; bu günün karikatürü her yemeğini "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin." diye bitiren canım arkadaşım Ezgi'ye gelsin...


21 Kasım 2012 Çarşamba

21.11.12


Bu günün tarihi yazdınız mı hiç bir yerlere? 21.11.12 
Fark ettiniz mi ne kadar sevimli olduğunu? 21.11.12
Hani özel günleri için özel tarihleri seçenler var ya, onlar yakalamış mıdır bu sevimliliği? 21.11.12

Dört tane bir, iki tane iki oldu sana 21.11.12 
Başka sayı arama birler ikiler girmişler kol kola 21.11.12
Başı sonu bir, ortakiler oynar birdirbir...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Desen savaşları


Bu sabah işe erken gelmek istediğim için benden yaklaşık yarım saat erken çıkan sevdiğime yetişme telaşıyla hop diye hazırlanıverdim. Ancak ben yetiştiğimi düşünürken bir baktım ki kocam giymiş mantonu ayakkabısını kapıdan çıkmak üzere bana "Hadi hadi" diyor. Hemen hızıma hız kattım ve çantamı torbalarımı kaptığım gibi askıda duran ilk şalı yakaladım ve attım kendimi arabaya. Kucağıma baktığımda ise acı gerçekle yüzleştim. Elime ilk gelen şal mis gibi kahverengi leopar desenli iken elimdeki çanta mis gibi siyah beyaz Vogue desenliydi. Renkleri ve desenleri karıştırmayı eğlenceli bulsam da, bu görüntünün sınırlarımı aşıyordu fakat artık her şey için çok geçti. Sokaklarda geçireceğim vakitlerde birbirine zerre uyum sağlamayan bu ikiliyle dolaşacağımı anladım.

Efendim? Tesadüfler güzel midir? Hayır, böyle bir tesadüf karşısında "Ay ne güzel oldu bak normalde ben bu ikisini bir arada kullanmaya cesaret edemezdim. İyi ki olmuş." diyemeyeceğim. Bildiğiniz rahatsız oldum. Ama esas rahatsızlığım uyumsuzluk değil uyumsuzluğa bakış açımdı.

Anladım ki kimi zaman sokaklarda karşılaştığımda "Ama o çantaya o şal hiç olmuş mu?" "O iki desen hiç biri birine uymuş mu?" "Evden çıkarken aynaya bakmıyorlar mı acaba?" dediğim uyumsuzluk abidelerinin o gün tek istediklerinin yarı yola kadar sevdiğinin yanında işe gitmek olabilir, aynaya bakmaya vakitleri gerçekten olmayabilirmiş.

Hiç bir şeyin dışarıdan gözüktüğü gibi olmadığını biliyordum ama bizzat dışarıdan farklı gözüken ben olunca sevgili okur müsadenizle kendi kendimi boğuyorum önyargı kuyularımda...

16 Kasım 2012 Cuma

Trust Me I'm a Blogger

Kutukafa var, bir de onun yaratıcı zekadan fazlasıyla nasibini almış yaratıcısı bir blogger var, OİP. Kendilerini şu sayfadan ziyaret edebilir ve Kutukafa'nın maceralarını takip edebilirsiniz. Pek keyifli oluyorlar, tavsiye ederim... Efendim sonra bu güzel insan Kutukafasını aldı ve bir dükkan açtı, dükkanı da bu sayfadan ziyaret edebilirsiniz. Kutukafalar bir anda Beatles'dan Kraliçe Elizabeth'e kadar şekilden şekle girdiler. Bir gün bir baktım ki bizim Kutukafa olmuş mu blogger. Hem de çok tatlı bir blogger. Görünce dayanamadım ve "İstiyorum." diye haykırdım Facebook aracılığıyla evrene ve evren sesimi duydu. (peki tamam sesimi duyan babamdı ama olsun poster artık benimle mi değil mi)


Blog adresimle kişiselleştirilmiş olan güzeller güzeli posterim artık benimle. Şimdi sıra onu nereye asacağıma karar vermekte...

Sizlere link vermek için girdiğimde dükkanda 2013 takvimlerini gördüm, bloggerlar için de bir versiyon var. Yılbaşı yaklaşıyor, blogger tanıdıklarınıza, hatta çeşitler o kadar tatlı ki tüm sevdiklerinize bu güzel poster ve takvimlerle sürpriz yapabilirsiniz...

Tekrar teşekkürler, ellerine sağlık sevgili OİP...

10 Kasım 2012 Cumartesi

10Kasım2012

Bu günü çok sevdim,
Çok güzel haberler aldım.
Hele biri var ki, aklıma geldikçe mutlu oluyorum.
Aklıma geldikçe dediğime bakmayın, olurda bir kaç dakika çıkarsa aklımdan diyeceğim ama neredeyse aklımdan hiç çıkmıyor, sürekli ilk öğrendiğim an gözümün önünde içimi ısıtıyor...


Bu gün çok güzel, mutluluk dolu bir gün,
Tarihe geçsin bu sene Ata'mın günü çok özel ve çok güzeldi...


TüğkAta'm

Senin adınla büyüdük, sen adınla öleceğiz...

Zaten biliyoruz ki;

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ruhunuzu doyurmayı unutmayın!

Merhaba ben Pelin ve ben bir duygusal yiyiciyim...

Nasıl mı? Şöyle ki, ben üzüntümde, sinirimde, mutluluğumda, sevincimde her farklı bir duyguya geçişimde ilk iş olarak mutfağın yolunu tutuyorum. Eğer ki sen de üzüntünü bir parça çikolatayla hafifletmeye, sevincini kocaman bir pizzayla arttırmaya çalışıyorsan bil ki sen de duygularınla yemek yiyorsun ve bu uzun yazıyı okumak işine yarayabilir. Yok sen sadece çok yiyen ama kilo almayan o metabolizması hızlı şanslılardansan sadece sana farklı gelecek bu uzun yazıyı okuyabilirsin. İkisi de değilsen sen de oku, kim bilir bir gün işine yarar belki...



Benim kiloyla aramda hep bir çekişme oldu. Bu çekişme sırasında çok yıprandım, çoğu zaman ne yapacağımı şaşırdım. (konuyla ilgili bir kafa karışıklığımı buradan okuyabilirsiniz.) Gel zaman git zaman konuyla ilgili onu oku bunu oku derken bir baktım ki ben safkan bir duygusal yiyiciymişim. Fiziksel diyetlerin bir yere kadar işe yaradığı bir şekilde yemek yeme alışkanlıkları üzerine psikolojik olarak da üzerine düşülmesi gereken biriymişim. Yani üzüldüğü veya sinirlendiği zaman bu halini üzerinden atmak için yemek yemeyi tercih eden ama aynı şekilde çok mutlu olduğu zaman da bu mutluluğunu artırmak için yine yemek yemeği tercih eden biri. (Mesela benim duygusal yiyiciliğim özellikle yalnız olduğum zamanlarda kriz yaratıyor.)

Duygusal olarak kötü olduğumuz bir an yediğimiz bir tabak kremalı makarna ile mutlu olur kendimizi iyi hissedebiliriz, doğrudur ama ne yazık ki yalan bir duygudur hissettiğimiz. Üzüntülerimizi, dertlerimizi, stresimizi anlık mutluluklarla görmezden geliriz, o an midemize girenlerle o sorunları hissetmez oluruz, sanki uçup gitmişlerdir. Oysa ki onlar bir yere gitmediği gibi artık midenizde de koca bir kremalı makarna durmaktadır... Bu böyle sürüp gider, üzülür yeriz mutlu oluruz (mu), sinirlenir yer rahatlarız (mı), sevinir yer sevincimizi katlarız (mı)... (Konuyla ilgili çok tatlı birinin yaşadıklarını buradan okuyabilirsiniz.)

Duygusal yiyiciler her zaman duygularının yönlendirmesiyle yemeğe saldırmaz kimi zaman ise akıllarına bir yiyecek düşer ve o an onu yemezlerse doymayacaklarını düşünürler. Örneğin o an canı pizza çektiyse önüne hamburgerler de yığsanız, mantılarda açsanız o pizzayı yemeden içi rahat etmeyecek ve kendini doymuş hissetmeyecektir. Oysa ki fiziksel açlıkta böyle bir sorun yoktur, siz sadece acıkırsınız ve ne yediğinizin bir önemi yoktur. Kuru ekmeğe peynir koyup karnınızı doyurabilirsiniz. Aynı zamanda bu akla düşen yiyecek ve açlık fikri bir anda aniden oluşur, yani kişi bir kaç dakika içinde kurt gibi acıkmıştır ve onu doyuracak tek bir şey vardır ve o yenmelidir! Fiziksel açlık ise yavaş yavaş gelir ve bekleyebilir. Bedeniniz acıktığı zaman beklemeyi bilir oysa ki ruhunuzun açlığının durdurulamaz bir acelesi olur. Duygusal bir yiyici olup olmadığınızı anlamanın en güzel yollarından biri açlık anlarınızdaki tepkinizden anlayabilirsiniz. Takıntılı bir şekilde beklemeyecek kadar aç hissediyorsanız kendinizi ruhunuz acıkmıştır ama eğer ki sadece midenizde bir boşluk hissediyorsanız rahat olun sadece acıkmışsınızdır.

Ben duygusal bir yiyici olduğumu öğrendim. Peki öğrenince ne oluyor? Hiç bir şey! Hayatta sadece bilmek işe yarasaydı dünya çok farklı bir yer olurdu.... Hala daha üzüldüğümde aklıma çikolata, sevindiğimde mutluluğunu artıracak bir yemek geliyor ama artık seçim yapabiliyorum. Açlıklarımı ayırt edebiliyor ve ona göre tercih yapabiliyorum. Tabi ki bu her an, her zaman başarılı olmuyor. Kimi zamanlarda yine de gidip o aklımdakini yiyorum ama en azından onu yeme sorumluluğunu alıyorum ve sonrasında kendimi suçlu hissetmiyorum. Çünkü duygusal yiyicilerin bir diğer problemi de hissettikleri suçluluk duygusudur. Duygusal yiyiciler, benim "kriz anı" olarak tabir ettiğim o önüne geçilemez açlık hallerinde önlerine ne gelirse saldırırlar ve doyamıyormuş gibi yerler. Tabi esasen bedenlerinin o gıdalara ihtiyacı olmadığı için haddinden fazla yemenin rahatsızlığını yaşar ve güçlü bir suçluluk duygusu hissederler. Bu onları içinden çıkılmaz bir kısır döngünün de içine sokar esasen, üzüldükleri/sinirlendikleri için yerler, yedikleri için yine üzülür/sinirlenirler... Benim duygusal yiyicilik farkındalığım bu suçluluk duygusunun yaşamamın önüne geçti. Daha öncesinde ben de aynı şekilde önümdeki artıklara bakıp derin bir pişmanlık hissine kapılıyordum. Ama şimdi eğer ki ruhumun açlığına yenilmişsem bunun sorumluluğunu alıyorum, hem o kriz anlarında eskisi kadar yemiyorum hem de yediklerimden sonra o suçluluğu hissetmiyorum.

Bu satırların ardından siz de bir duygusal yiyici olduğunuzu düşünüyorsanız bilin ki ruhunuzun doyurulmaya ihtiyacı var. Duygusal yiyicilere en çok tavsiye edilen şey bir hobiye sahip olmaları ve o kriz anı geldiğinde kendilerini bir şekilde oyalamaları. Genellikle o kriz anlarında ruhunuz acıkmış ve doyurulmak istiyor fakat beynimiz ruhun açlığı ile bedenin açlığını ne yazık ki ayırt edemiyor. Ve siz bir açlık hissediyorsunuz. Yaşadığınız bedeninizin doyurulma ihtiyacı olmadığı için bu farklı açlığı anlayamıyor ve canınızın şiddetli bir şekilde o yiyeceği istediğini sanıyorsunuz. Pis bir durum evet ama yaşıyoruz bunu ne yazık ki... Bu yüzden bu kriz anlarını ayırt etmeyi öğrendiğiniz zaman aklınıza takılan o yiyeceği yemek yerine aklınızı ve ruhunuzu başka şeylerle meşgul ederseniz görüyorsunuz ki o yiyecek aklınızdan uçup gitmiş ve siz artık o kadar da aç değilsiniz.

Bedenimiz ve ruhumuz iç içe, her ikisi de birbirinden besleniyor... Çok yediğinizde, doyamadığınızda, durmaya çalışın ve kendinizi dinleyin. Emin olun o güzel ruhunuzun sizden beklediği ufak bir şey vardır ve onu çikolatalı pastayla kandıramazsanız... Ruhunuz sizden çikolatalı pastayı yiyerek anlık bir mutluluk yaşamanızı değil o pastayı yaparak mutlu olmanızı bekler ve o zaman doyar...

29 Ekim 2012 Pazartesi

En büyük bayram bu bayram...

"Bayrak girmeyen eve düşman girer..."

Daha nice al bayrağımızın gölgesinde kutlayacağımız bayramlarla, cumhuriyetimizin 89. yaşı kutlu ve mutlu olsun!!!

Biz aksama Bağdat Caddesi'nde kutlama yapacağız, bunu okuyor ve gelebiliyorsan mutlaka gel, sen de bu coşkuya ortak ol...


22 Ekim 2012 Pazartesi

Otomatikman

Bir kadın var. Genç, çok genç. Yirmili yaşlarının henüz başında. Şehirde doğmuş, büyümüş. Meslek lisesinden sonra aynı bölümde meslek yüksek okuluna devam etmiş, daha öğrenciliğini bitirmeden işe koyulmuş, mezuniyetine işten izin alarak gitmiş. İş yerindeki ilk senesini geride bırakalı aylar olmuş, girdiği yolda uzman olması kuvvetle muhtemelmiş... Okul sonrası iş hayatına geçmesiyle bakış açısı zenginleşmiş, farkındalığı yükselmeye başlamış.

Bir gün metrodayken etrafında o kadar boşluk varken yanından geçen çarpmış kadına, bilerek yaptığı belli olduğu halde kadının "Yavaş!" demesi üzerine "Pardon" demiş çarpan, önemli olduğu halde "Önemli değil" demiş genç kadın. Çarpan yoluna devam etmiş, genç kadın işe gelmiş. Ama içini rahatsız eden bir şey varmış... Neden "Önemli değil." demişti ki... Halbuki çarpmaması gerekirken çarpmış olduğu halde önemli değilmiş gibi konuşmasını sindirememiş, o kadar boşluk varken o adamın gelip ona çarpmasına bozulmuştu. Fark etmiş. Ne kadar otomatik konuştuğumuzu, çoğu zaman bizim için gerçekleri ifade edip etmediğini tartmadan aklımıza değil ağzımıza geldiği gibi konuştuğumuzu fark etmiş...

Yazara anlatmış yaşadığını, "Neden öyle söyledim ki?" diye dertlenmiş. Haklıymış genç kadın, dertlenmek gerekirmiş bu konuya, fark etmek, dikkat etmek gerekirmiş konuştuklarımıza...

Genç kadın otomatik olarak düşünmeden cevap vermekten duyduğu rahatsızlığı anlatınca yazar da ergenlik yıllarını hatırlamış, biri hapşırdığında "çok yaşa" yerine "geber" demenin espri olarak algılandığı yıllara dönmüş. Hapşırdığı vakit otomatik olarak etraftan "Çok yaşa!" denirken kendisinin de otomatik olarak "Sen de gör!" derken, "çok yaşa" yerine espri diye etrafındakilere "geber" diyen bir arkadaşı sayesinde fark etmiş ki "Sen de gör" dediği vakit kendisi geberirken karşısındakine hayatta kalıp izlemesini temenni ediyordu. Bunun üzerine otomatik cevabını değiştirmeye karar vermiş, artık "Hep beraber" demeye başlamış. Bundan böyle densiz bir ergen hapşırığına "geber" diye karşılık verdiğinde "hep beraber" diyerek densizin dileğine onu da katmaya başlamış.

Yazarın diyeceği odur ki sevgili okur, ağzınıza geldiği gibi ezberden cevaplamayın herkesi... Farkında olun cümlelerinizin, söylediklerinizin... Otomatikman konuşmayın, cevaplarınızın içinde kaybolmayın...

16 Ekim 2012 Salı

Endeavour emekli olmuş, güneye inmiş...


Uzay mekiği Endeavour emekli olmuş (burada da son seferinden döndüğünde bana hissettirdikleri var) ve güneye yerleşmeye karar vermiş. Yüklemişler 160 tekerlekli uzaktan kumandayla hareket ettirilen dev bir araca ve Los Angeles sokaklarını baştan başa geçerek "California Bilim Merkezi"ne ulaştırmışlar. İyi etmiş Endeavour, güneye yerleşip bilim merkezinde emekliliğin tadını çıkarmak gibisi yoktur eminim. Buraya kadar da her şey çok güzel zaten. Kendisine emeklilik günlerinde huzurlu günler diliyorum.

Ama! Hürriyet.com.tr almış bunu haber yapmış. Sevgili Endeavour'un Los Angeles sokaklarında geçirdiği yolculuğa dair fotoğraflar paylaşmış. Haklıdır, koca bir uzay mekiğinin sokak aralarında fink atması her zaman karşılaşabileceğimiz bir durum değil. Koca bir uzay mekiği ana caddelerden, sokaklardan yolculuk yapıyor hem de sadece saatte 3,2 km'lik bir hızla. Oh ne güzel artık "Keşke fotoğraf makinem yanımda olsaydı." derdi de olmadığına göre, çıkar cep telefonunun ve hop belgele bu güzel anı. Tamam buraya kadar da pek sorunlu bir durum yok.

Peki sorarım sana sevgili okur ben şimdi şu üç veledi kıskanmayayım da ne yapayım? Bir gün evvel "Uzay tarihinde bir ilke tanıklık ettim." diye sevin, mutlu ol. Ertesi gün yine uzay tarihinden bir emektarın elin Los Angeles sokaklarında zerzavatçı gibi gezerken minicik yavruların önünde hatıra fotoğrafı çektirdiğini gör... Tamam biliyorum uçak biletimi alıp gidip California Bilim Merkezi'nde para verip kendisini ziyaret edebilirim,  ben de görebilirim Endeavour emektarını ama yolda günlük yaşantın sırasında karşına çıkması gibisi var mı? Bence yok...

Ah şu kısmetin matematiği yok mu? Kime ne zaman neyin kısmet olacağı hiç belli olmuyor...

14 Ekim 2012 Pazar

Felix Baumgartner ile tarihe tanıklık etmek...


Sene 1969 günlerden 20 Temmuz, 1930 Amerika doğumlu Neil Armstrong atlıyor Apollo 11'ine ay yolculuğuna çıkıyor. "Ay'a ilk ayak basan insan" olma ünvanına kavuşurken orijinali "That's one small step for a man, one giant leap for mankind." olan ve dilimize "Benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım." olarak çevrilen o meşhur cümlesi ulaşıyor telsizden dünyamıza... O zamanları yaşayan nesil bizim gibi kitaplardan değil de günlük haberlerden bu gelişmeyi öğreniyor ve insanlığın uzayla tanışmasına tanıklık ediyor... Bir yaz günü uzaya giderek dünyaya adını duyuran adam yine bir yaz günü 25 Ağustos 2012'de dünyadan ayrılıyor...


Sene 1969 günlerden 20 Nisan Avusturya'da bir Felix dünyaya geliyor. Doğumunun üçüncü ayı aya ayak basılarak tüm dünyada kutlanıyor. Sene oluyor 2012, doğumunun üçüncü ayını ayda kutlayan adam dünyadan ayrılıyor aradan üç ay geçmeden, 1947'nin 14 Ekim'inde gerçekleştirilen bir uçuşla ses duvarını ilk delen insan Chuck Yaeger'den sonra yine bir 14 Ekim günü paraşütçü Felix Baumgartner atlıyor bir helyum balona ve çıkıyor statosfere. Yeryüzünden 39 km yükseğe ulaşan Felix, 850 bin metreküplük helyum balonunun taşıdığı 1360 kilogramlık kapsülünden Twitter aracılığıyla "Here's my last tweet for a while. Who knows, maybe my last tweet ever." yani "İşte bir süreliğine buradaki son twitim. Kim bilir, belki de son twitimdir." dedi ve dünyaya bir selam çakarak serbest düşüşe geçiyor. Tüm dünyanın nefesini tutarak heyecan içinde izlediği yolculuğu sırasında 1124 km (ya da 1174 km henüz netleştirilmiş değil) hıza ulaşarak ses hızını geçiyor (evet ışık değil tabi ki ses) ve "Balonla yerden en yüksek mesafeye tırmanan insan" ünvanının yanına "En hızlı serbest dalış rekoru kıran insan" ünvanını da isminin başına ekliyor.


Sene 2012, 39 km'den  dünyaya serbest atlayış yapıp dört dakika on dokuz saniye sonra yer yüzüne ulaşan Felix dilimize "Tarih yazdık." olarak çevirebileceğimiz ilk twitini atıyor ve "We made history." diyor. Sayesinde Neil Armstrong'tan sonra bizim de uzay tarihine tanıklık edebileceğimiz bir ilkimiz oluyor...

8 Ekim 2012 Pazartesi

Fayn tenks end yu?

Yıllardır kullanmadığın İngilizceni, görevin gereği yeni işinde sık sık kullanacağını biliyorsun. Sana işi devreden gitmiş, yeni görevindeki ilk günün. Hafif bir endişe var üzerinde içindeki bir ses "İngilizce ne durumda? Saçmalamayalım şimdi..." derken digeri "yaparsın kızım ne olacak? Alt tarafı iki satır yazı yazacaksın, en kötü baka baka yazarsın, dertlenme" diyor. Gün icinde bakıyorsun işler tıkırında, İngilizce falan gerekmiyor, rahatlıyorsun. Oh ne güzel!

Sonra birden işler değişiyor "dörde kadar geri dönüş yapmazlarsa ararız" deniyor. Monitöre "nolur cevap verin" diye yalvarır gözlerle bakarken buluyorsun kendini ama nafile o cevap düşmüyor gelen kutusuna, telefon sinsi sinsi gülüyor suratına. Yıllardır bırak telefonda İngilizce konuşmayı yüzyüze bile konuşmamışsın, midende kelebekler başlıyorlar dansa. Kaçış yok, ahizeyi kaldırıyor, tuşluyorsun çift sıfırlarla başlayan o numarayı... Çalıyor uzaktaki telefon, ilk sesten sonra ufak çapta bir bocalama oluyor ve sonra ulaşıyorsun istediğin kişiye sesini duyunca nedense rahatlıyorsun ve karşındaki "Hav ar yu?" diyor. Sen o rahatlamayla psikolog koltuğunda uzanıp çocukluğuna dönüyorsun ve "Fayn tenks end yu" şeklinde gecmişten kopup gelen bir İngilizceyle halini hatrını anlatıyorsun elin İspanyoluna. "may neym is Pelin. Aym 27 yirs old end aym fırom Törkiy" deme kıvamına gelmenin kıyısından dönerek de yeni işindeki ilk uluslararası telefon görüşmesini kazasız belasız atlatıyorsun...

Not: Evet, insanın sevdikleri yanında olunca "Hayırlı olsun" güzellikleri masanı boş bırakmıyor... Tekrar teşekkürler canlarım...


4 Ekim 2012 Perşembe

Heyecanla...

 
Görürsün başkalarında, telefonlarının çözünürlüğünün yettiği kadar ölümsüzleştirilerek çekilmiş "ofisime çiçek geldi." fotoğraflarını. İş arıyorsundur, çalışmak, ofisin olsun istiyorsundur. Gülümseyerek bakarsın o fotoğraflara, doğum günü, yıldönümü, yeni iş, terfi derken bahane çoktur tebrik için. Sen de istersin bir işin olsun, oraya senin adına bir çiçek gelsin. Demezsin kimseye "Bana da gelse." diye.
Ama ailen bilir, hisseder.
Ve gün gelir sen işe girersin, ofisin kapısında bir adam belirir, elinde çiçekler vardır. Yüzün güler "A çiçek geliyor." dersin, tereddütsüz bakarsın çiçeklerine, bilirsin ki o çiçekler için gelmiştir, senin "Yeni işinde başarılar" çiçeğindir. 
 
Ertesi gün işindeki ikinci gününde ilk bulduğun fırsatta ofisinden heyecanla paylaşırsın... 
 
Yeni iş hayatım hayırlı olsun...

2 Ekim 2012 Salı

"Ol"


Ve büyük üstat Tarkan diyor ki; "Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin..."


30 Eylül 2012 Pazar

Bir hastalığın anatomisi

Mutluluğun ne zaman, nereden ve neden içinize doğduğu, hangi bardaktan çıkacağı belli olmuyor...

Günlerden cumartesi aylardan Eylül'ün son demleri... Sabah boğazında bir ağırlıkla uyanan ben, tüm günü iki adım at üç adım yat şeklinde hacı yatmaz misali hastalığı başından kovmaya çalışarak geçirdim. Kahvaltı sonrası içilen hafif ilaca gün içinde bol meyve yiyerek, pastil emerek ve sıcak bir şeyler içerek destek olundu. Dışarı çıkma planı ertelendi ve daha bünyeye yerleşmeyen hastalığı  ilk gününden var güçle kapı dışarı etmek için uğraşıldı. Akşam yemeğinden sonra bünyede tek çıkış noktası boğaz ağrısı olan hastalığa haddini bildirmek ve sınırı aşmaması gösterilmek için iki bardak limonlu çay içildi. (Ki beni tanıyanlar kolay kolay çay içmediğimi bilir buna rağmen sırf densiz boğaz ağrısı yüzünden iki tane çay içtim.)



Günlerden oldu pazar, aylardan oldu Eylül'ün son günü... Bir gece öncesindeki limonlu çay resti işe yaramıştı... Sabah boğazında bir ağırlık olmayan fakat burnu tıkandığı için nefes alamayarak uyanan ben, tüm günü gözleri yanarak ve bir üşüyerek iki terleyerek ne giyeceğini bilemeyerek geçirdim. Ertelenen dışarı çıkma operasyonu gerçekleştirildi ve yine kahvaltı sonrası içilen ilaçla yetinilmeyerek pastil stokları tüketildi, kahve ve çaylarla ayakta durulmaya çalışıldı. Sonunda süzgün görüntüye daha fazla dayanamayan sevgili tarafından evin yolu tutuldu. Gelindi, acıkan karınlar doyuruldu, güç toplamak üzere yatmadan önce Twitter'dan durum bildirimi yapıldı. Üniversiteden bir arkadaşın "Doğadan Ekinezyalı iç, iyi gelir." tavsiyesi üzerine her kafasını koyduğunda uyuma kapasitesine sahip ama şimdi bir türlü uykusu mayalanmamış olan hasta, hemen kocaya naz yaparak apar topar onu çay aldırmaya yolladı. Elinde koca bir torbayla gelen koca çayın yanında sıkmalık portakal ve en sevilen yeşil mandalinalarla dönerek doping sınırlarını zorlamaya niyetini ortaya koydu. Hemen kaynatılan suya atılan bir poşet çayla hastalığın etkilerinden kurtulunmaya çalışıldı.


Bir fincan çay bünyeye şok etkisi yarattı ve gerçekten de soğuk algınlığındaki olumlu etkisi vücut tarafından onaylandı. Çayın arkasından rahatlayan bünye yeşil mandalinaların serinletici etkisiyle ferahlatılırken açık tv'de izlenmeyen dizideki evin emektarı "Şimdi bir tarhana yapmalı en iyisi o." dedi ve mesaj alındı. Doğruca mutfağa yollandığım gibi teyzenin yolladığı tarhanadan az bir miktar ıslatıldı. O arada çay ve mandalinayla kazanılan enerjinin etkisiyle mutfak derlendi, toparlandı ve tarhana pişirilme aşamasına geçildi. Ocağın başında çorba karıştırılırken içeriden Duman'ın sesi gelmeye başladı, "Uslan artık deli gönül, bak gelip geçiyor ömür..." diyordu. Orhan Gencebay'ın son albümünden nağmeler yuvamızı dolduruyordu... Mutlulukla karıştırılan çorba, kaynayınca değişiklik olsun diye kupada içilmek istendi ve dostun aldığı hediye göze çarptı. Yılbaşı ruhuna göz kırpılarak kupaya doldurulan çorba sıcak sıcak şifa niyetine içildi...


Gün hastalık günü de olsa mutluluk benimleydi. Mutluluk için sevdiğinle paylaştığın yuvanda çalan güzel notalar, uzaktan seni düşünenlerin gönderdiği  sevgi dolu bir kavanoz ve bir dostun hatırasıyla sıcak çorbanı yudumlayabilmek yeterdi de artardı...

Bu da böyle bardak bardak ilerleyen bir hastalık anatomisiydi... Boğaz ağrısıyla başlayan, ruhundaki sıcak mutlulukla biten, giden... Ya da gitmiş olması dilenen, zira halen o burun tıkalı, o gözler yanıyor ve evin içinde bir hırkalı bir hırkasız menopozlu teyzeleri anarak zaman geçiyor. Portakallara ne mi oldu? Yok onlar halen içeride sıkılmayı bekliyorlar...

Sevgili okur, hastalık psikolojisiyle hassaslaşan bünyenin paylaşma istediğiyle yazılan bu uzuuun yazıda buralara kadar gelip yazıyı bitirebildiysen eğer sana da kocaman sevgiler, teşekkürler...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...