31 Mayıs 2012 Perşembe

Su vereydi iyiydi...

Bu aralar eşimle cümlelerimiz "geleydi iyiydi...", "bu şöyle olaydı iyiydi...", "şu şöyle olaydı iyiydi..." diye bitiyor. Sonra da ekliyoruz "Su vereydi iyiydi..."
Nereden geldi takıldı dilimize bilmiyorum ama çok eğleniyoruz.


Sizin de var mı böyle dilinize takılan replikler?
Yorum yapaydınız iyiydi....

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Ev Teknolojisi


Biz teknolojinin keyfini çıkarmayı seven bir çift olarak salonumuzu da teknolojinin nimetlerinden faydalanabileceğimiz şekilde siyah oyuncaklarla donattık. Film, dizi, müzik keyfimizi artıran bu güzellikleri sizinle de paylaşmak istedim. 

Koltuklarınıza kurulun turumuz başlıyor;


Salonumuzun eğlence kaynağı burası. Bir arkadaşımızın televizyon sehpamızı gördüğünde "Bu sehpaları neden bu kadar büyük yaptıklarını anlamazdım ama şimdi anlıyorum." demesine sebep olan altı, üstü, sağı, solu dolu televizyon köşemiz evin tüm ses ve görüntü ihtiyacını gideriyor. 
Samsung televizyonumuz, aşağıdan göz kırpan gözlüklerden anlaşılacağı üzere 3D özelliğe sahip, 3D film izlediniz mi diye sorarsanız, bu soruyu duymazdan geleceğimi önceden söyleyeyim. Kendisinden pek memnunuz, evlenmeden önce görüntü kalitesine hiç önem vermeyen biri olarak, artık pek çok televizyonu yadırgar oldum, hoş bir durum değil. 
Bekarlık zamanlarımdan kalma pek sevgili Wii'miz de köşedeki yerini almış durumda. Halen arkadaş toplantılarında sohbetler rol çalmaya devam ediyor.
Bir de çok araştırılarak alınmış bir ses sistemimiz var. Anlatacağım diğer aletler gibi Logitech ürünü olan bu güzellik, benim gibi yüksek ses sevmeyene bile "Sesini açar mısın?" dedirtebilecek bir potansiyele sahip. Çok temiz ve net bir ses veriyor, evde film izleme ve müzik dinleme keyfimizi katlıyor. 


Her şeyin başlangıcını sağlayan HDMI kablomuz, bütün işin sırrı işte bu güzel ütü kablosu görünümlü kabloda bitiyor. Görüntü ve ses kalitesi açısından bu kablonun kalitesi önemli, biz Goldmaster tercih ettik, memnunuz. Bir önceki resimde görüleceği üzere koltuğun kolunda bir bilgisayar duruyor. İşte bu kablo bilgisayar ve televizyonu birbirine bağlayarak DVD player almadan film-dizi keyfi yaşamanızı sağlıyor. Aynı zamanda bizim bilgisayarda Blu-ray oynatıcı olduğu için evde tam donanımlı görüntü ve ses kalitesiyle film keyfi yapabiliyoruz. 


Bu şekerliği evde dizi keyfi yapmaya başladıktan sonra aldık. Bilgisayarı televizyona bağlayıp kapağını kapatıp koltuğunuza kurulduğunuzda alt yazı problemi, takılma gibi bir sorun olduğu her seferinde kalkmamız gerekince "kablosuz bir mouse almalıyız." dedik ve ilk teknoloji market gezimizde bu tombul Logitech'i sepete attık. Pek rahat ettik, bilgisayarı televizyona bağlayıp oturduğumuz yerden dev ekran bilgisayar keyfi yapmaya başladık. 


Ev teknolojisi ailemize katılan son üye ise bu kablosuz klavye. O da bir Logitech. Kablosuz mouse'un keyfini yaşayınca, "Bir de yazı yazabilsek, arama yapabilsek ne güzel olur." diye düşünmeye başladık. Kablosuz klavye fikri aklımıza düştü ama bir türlü elimiz gitmedi. Ta ki bu süper fonksiyonlu arkadaşı görene kadar. Kendisi kablosuz klavye olduğu gibi hemen yanına iliştirilmiş touch pad ile mouse görevi de görüyor. İkisi bir arada olduğu için kucağınızda sadece bir klavye ile tüm bilgisayar işleriniz kocaman bir ekrandan halledebiliyorsunuz. Hele benim gibi eli mouse'tan çok touch pad'e alışkın biriyseniz pek konforlu bir alet. Kutusu üzerinde de bir bilgisayar ve televizyon var, yani kendisi bu işler için yaratılmış. 

Bu günkü ev teknolojisi gezimizin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Umarız evde hayatı kolaylaştıran teknolojik güzellikler konusunda bir fikir verebilmişizdir. Yayımda ve yapımda emeği geçen tüm siyah, düğmeli, pek fonksiyonlu arkadaşlara ve bu uzun yazının sonuna kadar gelmişseniz siz sevgili okuyucularıma teşekkürler... 

25 Mayıs 2012 Cuma

Karşımdaki ben

Geçenlerde Fesleğen'in Facebook sayfasından "Fesleğen uzun zamandır sessiz, durgunluk dönemini aşması ve geri dönüş yazısı için önerisi olan var mı?"  diye sormuş ve "İnsan dışarıda neyi eleştiriyorsa aslında kendisi odur."  sözü üzerine yazı yazmam istendi. Bu lafı bilir ve doğru olduğuna inanırdım ama kendimi bu anlamda birebir gözlemlememiştim. 

Başladım eleştirdiklerimi sorgulamaya, düşünmeye...

Bu süreçte dün kendimi "Her panikleyen insanın kendini panik atak olarak tanımlamasına ve her unutkanlıkta "Ben alzheimer oluyorum." diyenlere sinir oluyorum." derken buldum. Çevrelerinde duydukları hastalıkları hemen üzerine yapıştırıverenleri eleştirdim bir güzel. Dedim ki, çocuğunuz, eşiniz ve sevdikleriniz için her paniklediğinizde "atak" geçirmiyorsunuz o bambaşka bir şey, sizin o yaşadığınız şey sadece endişe... Ve siz sevgili unutkanlar, Alzheimer bir unutkanlık hastalığı değildir, farklı bir değişimdir. Madem o anki unutkanlığınızı abartmak istiyorsunuz o zaman "Demans oldum." diyiverin bari de uygun olsun.
Böyle kızıp, amansızca eleştirince kendimi yine sorguladım, ben hangi hastalığı böyle üzerime yerli yersiz yakıştırıyorum acaba ki böyle bir tepki verdim diye. Yok bulamadım. 

O an fark ettim ki ben bu söz konusunda objektif bir yorum yapamayacağım çünkü ben bir başağım. Başak burçlarının en pis özelliği olan o mükemmeliyetçiliğim yüzünden kendim dahil herkesi sık sık, bol bol ve ne yazık ki acımasızca eleştiririm. Durum böyle olunca ben herkesleri eleştiren biri olarak etrafımda her kızdığım, eleştirdiğim özellik acaba kendimde kızdığım hangi nokta diye ayırt edemiyorum. (Herkesi eleştirmek haddim değil tabi ki, benim ki dizginleyemediğim pis bir huy)

Vardır elbet eleştirdiklerim içinde "ben" olduklarım ama karışıyor içimdekilerimle karşımdakilerim...
Var mı sizinde eleştirilerinizde kendinizi bulduklarınız?

20 Mayıs 2012 Pazar

Soğanlara ne oldu?


Eskiden tüm tarifler "Soğanlar pembeleşinceye kadar kavrulur sonra..." diye başlardı. O zamanlar çok merak ederdim nasıl pembeleşiyor diye ben de yemek yapmaya başladıktan sonra heyecanla takip etmeye başladım kendilerini ama bir türlü pembeleşmediler. "Sanırım sorun bende." diyerek çok kurcalamadım konuyu. Sonra baktım tarifler "Soğanlar kavrulur, sonra..." veya "Soğanlar sararıncaya kadar kavrulur sonra..." diye başlar oldu. O zaman anladım ki sorun bende değil, soğanlardaymış. Eskiden pembeleşen bu soğanlar artık sararıyormuş. Rahatladım ve devam ettim soğanlarımı "kokusu çıkana kadar" karıştırmaya...

13 Mayıs 2012 Pazar

Kutu kutu pense


İçimde fırtınalar mı kopuyor yoksa çarşaf gibi denizlerim mi var anlayamıyorum. Bir yanım sürekli "Şükürler olsun" diyor, bir yanım "Hadi" diyor, bir yanım hadi diyeni dinleyen olmadığı için hadiyi dinlemeyenlere kızıyor, öbür yanım "Rahat ol, her şey yolunda" diye beni rahatlatıyor.

Karışık olduğum zamanlar aslında sonuca ulaşmama en yakın olduğum anlar oluyor çoğu zaman. Taşındığınız zaman her yerde kutular vardır, kutu kutu pense bir hayatınız olur bir anda. Sonra başlarsınız o kutuları açmaya, bir anda pıtır pıtır azalmaya başlarlar. Boş kutuların yarattığı yığınları gördükçe mutlu olursunuz ama bir an gelir artık ilerleyemez olursunuz çünkü sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissederseniz. Tam içinizden "Sanırım hiç yerleşemeyeceğim." dediğiniz an aslında sona yaklaştığınız andır. Bu düşünceden sonra eğer birazcık daha sabrederseniz derin bir "Oh" çekersiniz. Bir dönem o kadar taşındım, o kadar üst üste kutu yaptım ve boşalttım ki bitmeyeceğini hissettiğim anı yaşadığımda "Oh" der olmuştum biliyordum çünkü mutlu son yakın...

İşte bu aralar taşınan bir yuva misali kutulara pay edilmiş gibiyim. Çeşit çeşit düşünce ve duygu var içimde, bu yüzdendir ki durgunum çünkü içimi dinlemekten dışarıya cevap veremiyorum. Fakat bu gece "Sanırım hep böyle kalacağım" dediğim an anladım ki yakında kutular yerlerini bulacak ve ben derin bir "Oh" çekebileceğim...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...