31 Ekim 2013 Perşembe

"Pelin yapsın"

Yok kardeşim Pelin yapmasın.


Son zamanlarda üzerimde artan bir yoğunluk olduğunu fark ettim. Durup bir bakayım dedim neler oluyor diye. Aaa bir de ne göreyim bir sürü işi ben yapıyorum. Övünmeyi, böbürlenmeyi hiç sevmem ancak böyle bakınca düşünmeden,  "Neden ben?" diye sormadan duramadım.

Hem iş hem de özel hayatımda sürekli olarak işlerin benim üzerimde kaldığını, yapılacakların hep bende beklediğini, benden beklendiği gerçeğiyle yüzleşmiş bulunmaktayım.

Neden bende peki? 

Çünkü ben yapabiliyorum, bilmediğim bir konuyu da bir kere göstersen ben alıp o işi devam ettirebiliyorum. Çünkü ben fark edebiliyorum, açıkları görüp boşlukları doldurabiliyorum.
Çünkü ben üzerine geldikçe susup daha fazlasına hayır demiyorum, hak arama konusunda hassas olsam da kendi hakkımı sona saklıyorum.
Çünkü ben biliyorum, görüyorum ve yapabiliyorum.
Çünkü okuyorum, araştırıyorum, yazıyorum, çiziyorum.

Bu yüzden ihale hep Pelin'e kalıyor. Pelin de tüm iyi niyetiyle ses çıkarmadan herkese ve her şeye yetişmeye çalışıyor. Yeni bir konu oldu mu hemen "Pelin yapsın." deniyor çünkü Pelin "yapabiliyor".

Her şey Pelin üzerinden gittiği için Pelin hata yapan da oluyor, işini yapamayan da. Çünkü Pelin her şeyin içinde, her şeyin ortasında. İlgilenmesi gereken çok konu var, e tabi Pelin'nin de bir kapasitesi var, kafası dağılabiliyor. Sonuçta duygusal ve zihinsel olarak sonsuz bir enerjiye sahip değil.

Bir yerden sonra yapabileceklerini de yapamaz hatta artık "yapmaz" oluyor. Evet yapmak istemiyor. Çok basit işler bekleyip kalabiliyor Pelin'in hesabında. Sebebi ertelemek değil sadece Pelin'nin yapmama hakkını kullanması. Ancak Pelin "yeter artık" hissiyle bu "yapmama" hakkını bazen yanlış konular için kullanılıyor. Zorlar "zor" diye hemen el atılıp yapılmaya çalışıldığından bitip gidiyor ancak daha kolaylar "nasılsa olur" derken sona kalıyor derken dona kalıyor. Çünkü artık Pelin sıkılmış ve hiç bir şey yapmak istemez duruma gelmiş oluyor. Sonra da Pelin'e sorunca Pelin "Yapmadım" diyor, olmuyor. Tabi Pelin bu farkındalığı yüksek ya, daha o soru gelmeden vereceği olumsuz yanıtın stresini yaşamaya başlıyor.

"E yap o zaman Pelin" ama Pelin yapamıyor artık, istemiyor ona yüklenenleri. Sadece yapabilme kapasitesi var diye her şeyi yapmak zorunda olmadığını düşünmeye başlıyor Pelin.  Üzerindeki "yapılması gerekenler" ve "yapılması gereken ama yapılmayanların stresi" yüzünden yorgun hissediyor kendini Pelin.

Yıllarca "tembel" olduğu söylenen ve artık kendi kendine buna inanmaya başlayan Pelin anlıyor ki tembel değil. Bu etiketin adının önünden silinmesi istiyor ona bu sıfatı takan tarafından...

Yapmıyorsa yapmıyordur bu onu tembel yapmaz, "Neden yapmıyor?" diye sormayı gerektirir... Tembel değil Pelin sadece kapasitesi yüksek ama o kapasite onun kapasitesi nasıl isterse öyle kullanır...

21 Ekim 2013 Pazartesi

Kahrolsun bağzı şeyler

Uzun tatiller ya da uzun tatiller sonrası bunalıma girmemize sebep olan sistem yasaklanmalı. 

Bayram tatilini İstanbul dışında, benim canım güzel Ege'mde geçirdik. 
Tatil bitmeden, yollar yoğunlaşmadan cumartesi günü döndük. 
Bir gün de kendimize alışmak için süre tanımış olduk. 
O süre olmasaydı doğa ananın kalbinden kapitalizmin kucağına yapılan geçişi hazmetmem daha da zor olacaktı. Nitekim bu sabah işe gitmek için minibüse binerken adım atamam ve yere kapaklanıp bir süre yürüyememem biliyorum ki tesadüf değildi... 

İstanbul sınırlarından çıktığımız geçmiş pazartesi günü doğanın yeşilliği, gökyüzünün maviliği, hayvanların sesi, havanın temizliği derken adeta yeniden doğduk. 
Şehir hayatının pis havası, sıkışık ve robotik yaşam standartları bizi insanlığımızdan çıkarmış, klasik tabiriyle yaşayan zombilere dönüştürmüşken büyük şehirden kaçmak temiz ve derin bir nefes almak gibi oldu. 

Şükretmek için çoğu zaman yaşıyor ve sağlıklı olmak yeterken şehirde hayat sürerken şükrettiğimiz "yaşam" ne kadar "sağlıklı" işte o biraz tartışmalı.

Hele bir de bizim gibi gelişmesini tamamlayamamış bir ülkede ayakta kalmaya çalışan genç insanlarsanız büyük şehir tam bir girdap oluyor. 
Sömürü zihniyetiyle yürütülen iş ortamları, sadece işinin yapmanın yetmediği hep daha fazlasının beklendiği hiç bir zaman yetemediğimiz işverenlerle sürekli yetersizlik ve mutsuzluk hisleri ile hafta sonu iki gün dinleneceğiz diye çabalamaya "yaşam" deyip şükrediyoruz. 
Maaşın birilerinin para kazanması için harcanan zaman karşılığı verildiği unutuluyor ve zannediliyor ki o para karşılığında o kişi satın alınmış olunuyor. O kişinin tüm aklı, zamanı artık o maaşı ödeyenin. İstediğini söyler, yapar, ay sonu geldi mi öder (!) geçer gider. 
Çalışanların duyguları olduğu, çalışmak için motive edilmelerinin gerektiğinin önemsenmediği bu havasız dünyada ne yazık ki çürüyoruz.

Bunlar ne ilk benim düşüncelerim ne de bunları paylaşan son kişi olacağım. 
Sadece bu gün bunları söyleme sırası bende.


Tüketmekten çok, üretmenin değerinin olduğu, iyi yaptığın tek bir işin bile yaşamını sürdürmene izin verdiği, patronların değil yöneticilerin olduğu, para kazanmanın değil kaliteli iş yapmanın hedeflendiği, hayvanların "canlı" olduklarının hatırlandığı, grinin değil yeşilin çoğaldığı, AVM'lerin değil parkların gezildiği bir dünya hayal mi? 

Olmasa keşke... 

8 Ekim 2013 Salı

Kendimden alıntı

Son zamanlarda buradan çok yazmasam da Facebook üzerinden yazarak dertleştiğim zamanlarda yine klavye üzerinden aklımdan ve kalbimden dökülenler oldu... 


Başı sonu önemli olmayan yazdıktan sonra aklımdakilerle karşılaştığım cümleler; 

"...sen bilmeyen adama dönüştükçe onlar da bunu hissediyorlar..."

"...hani artık düğünde annen de olsa senin kendi adına altın takman gerek ama ben hala takıyı annem takıyormuş benim yerime gibi yaşıyorum..."


"...patron egemen bir çalışma dünyası var..."


"...kimi zaman sadece bir teşekkür bile yetiyor ilerlemek içinama çoğu zaman o bile söylenmiyor..."


"...kişisel düğümlerim ve yarattıkları sıkıntı..."


"...böyle keyifsiz, iştahsız çocuklar gibiyim..."


"...içim eski kâğıtlarla doldurulmuş gibi suni ve buruşuk bir mutsuzlukla dolu; dönüp giden bir girdap içindeyim, kafamı çıkarsam nefes alıp boğulmaktan kurtulacağımı biliyorum ama o başı sudan çıkaramıyorum..."



3 Ekim 2013 Perşembe

Zaman


Herkesin zamanı kendine doğru.
Yaşanan ve yaşanacaklar aynı, girilen yollar, dönülen sapaklar aynı ama herkesin hızı farklı.
Bu fark özgünleştiriyor ve özgürleştiriyor bizi.

"Olması gereken" yok, zaman var sadece.
Vakti gelen "olur", zaman gelmeden olsun istersen ham kalır, tatsız olur.
Ne sana hayrı olur ne kendine.

İste, dile, düşün, çalış, üret ve bırak.
Bırak gerisini zamana.
O ne vakit "olacağını" bilir ve zaman gelir "olur".

Yaşadıklarını irdele,
Ders almayı öğren,
Sonucu hedefle ama sebepleri görmezden gelme.

Sev ve yaşa...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...